Yazılı Konferanslar

Hürriyet ve Esaret

Evet, hepiniz hoş geldiniz geçen hafta varlık nedir, fizikten, biyolojiden, kültürel boyuttan ta varlık mantığını anlamak için bir derece hürriyeti de işlemiştik. Çünkü hürriyet de varlık sürecinin bir çiçeği, bir safhasıdır. O hürriyet kavramı biraz eksik kaldı bugün onu tamamlamaya çalışacağız. Daha doğrusu sırf hürriyet değil hürriyet ve esaret kavramını beraber inceleyeceğiz yani daha inceleme ortamı değil de müzakere edeceğiz, sohbet yapacağız.

 

Gerçi 2003-2004 yıllarında Hürriyet diye bir konferans vermiştik bir buçuk saat, onun deşifresi de biz de var yani dizili şekli var ama yine de bu mesele çok şeydir yani çok derin, çok geniş ve çok boyutlu bir âlemdir varlık hürriyet kavramları bir birisiz olmuyor yani. Varlığı anlaman için çok özgür bir kafa lazım insana. O özgür kafayı da elde etmek için varlığı tanımak, hayatı tanımak bütün safhalarıyla siyasi âlemden tut biyolojik âleme kadar oradan fizik kimya âlemine kadar olayları, nesneleri bilmemiz lazım ki özgürce düşünebilelim. Peki, bu devr-i daim yani kör düğüm olmuyor mu bu ona bağlı, o buna bağlı?

 

Hayır. Kâinatta her şey her şeye bağlıdır ve her şey aynı zamanda özgürdür. Kâinatta sonsuz bir sistem, sibernetik bir sistem olduğu için o sonsuz sistemde tavuk mu yumurtadan yumurta mı tavuktan şeklinde değil, sistem sonsuzdur dolayısıyla etkileşim halindedir. Etkileşim halinde biri ondan öbürü ondan değil ikisi beraber, ikisi etkileşim halindedir.


P: O bağımlılıkta sanki özgürlük yokmuş gibi geliyor ama…


B.S: İşte onları açacağız bağımlılık nedir, neler bizi bağlıyor, biz nasıl özgür olabiliriz. Geçen haftaki dersten iki kelimeyi hatırlatayım sadece, varlık etrafında çok yoğunlaşmıştık, varlık gerçek manasıyla soyut ve sonsuzdur. Bu soyut ve sonsuzu Türkçe veya Arapça veya başka bir dile çevirdiğin zaman, gerçek varlık özgürdür manasına gelir.. Çünkü bir şey sonsuz ve soyutsa onu bağlayan hiçbir kayıt olmaz.

 

Sen de bütün kayıtları atmak istiyorsan sen de soyut ve sonsuz olmak zorundasın. Bunun dindeki ismi geçen hafta da söylemiştik aziz. Aziz kelimesi izzetli yani hiçbir bağ onu esir etmiyor onu bağlamıyor. Tabi insan, yaratıkların gerçek ismi abddir yani dinde bu var. Yalnız abd kelimesi Farsçada köle diye çevrilmiş çünkü İslam kültürü İran’a girdi önce. Köle maalesef İran’da dağları kazmaya mahkûm edilmiş insanlar için kullanılırdı. Köle kazıyan demek hem de ömür boyu. Kazmakla mükellef, o kadar ağır yükü olan. Arapçadaki abd değil, Türkçede kul gelmiş hani kapı kulu, yani sürekli sana hizmet eden o şekilde gelmiş.

 

Fakat abd kelimesi etimolojisi ibadet kökünden de çıkarttım tam, yani öyle ceza yemiş hiç yaşama hakkı olmayan, dağları kazmak zorunda olan bir yapı değil, abd uymak zorunda yani efendisine uymak zorunda, asıl kelime manası budur. İbadet dediğimiz şey bizim Allah’a uymamız. Sonra bunlara geleceğiz.

 

Demek ki varlıklar ki varlık ve yazılım olması için, yani bir varlığın varlık olması için üç tane sacayağı lazım; enerji, o enerjiyi şekle sokacak bir yazılım, bir form artı süreç irade, gelişme, ruh. Yani enerji, yazılım, süreç.. Veya kudret, ilim, irade. Veya enerji, yazılım, evrim de diyebiliriz. Evrim bütün varlığın vazgeçilmez bir sacayağıdır, her şeyde kendine göre bir evrim vardır.

 

Evrim demek Darwin’in o rastgelelik, bilinçsizlik, körü körüne bir materyalist gelişim değil, evrim bir süreçtir, bir irade gelişmesidir, bir irade yansımasıdır. O varlığın üç ayağından biridir, biri enerji. Enerji form içine girmese şekil almaz, parçacık olmaz, atom olmaz, hücre olmaz, yıldız olmaz, uydu olmaz yani içine mutlaka bir yazılım girmesi lazım. Yazılımdan sonra süreç ve gelişme, ömür, hayat başlıyor.

Üçlü Sistem

Bismillahirrahmanirrahim


Saat beşte de Yılmaz sordu dersin konusu ne? Valla dedim ben sabahtan beri düşünüyorum bir şey bulamadım. Yılmaz da ya dedi biz Risale-i Nur okuyoruz sürekli ilim, kudret, irade; kudret, ilim, irade.. Dedim valla ben o meseleyi biliyorum. Üstad 1000 küsur sahife o kudret, ilim, iradeye ayırmış, sebebi de eğer kudret, ilim, iradeyi bilmiyorsanız, onun mahiyetini, yapısını, işleyişini.. Allah’ı tanıyamazsınız. Allah’ı tanımadığınız zaman bütün hayatımız, bütün bilgimiz her şeyimiz boşa gidiyor, hiçbir temele dayanmıyor o zaman. Üstad bilerek Allah üzerinde çok duruyor. O telefon konuşmasından sonra böyle bir..


Dedim, bu üçlü sistem her sahada öyledir sırf Allah konusunda değil. İşte yolda da notlarımı tuttum, baktım on tane meseleyi biz o üçlü sistemle çok rahat çözebiliriz. Ve
uçabiliriz. Hani bazı sinekler var ya doğar doğmaz uçuyor, daha doğar doğmaz. İnsan o üçlü sistemle, kudret, ilim, irade sistemiyle eğer tam yakalarsa o sistemi, o yapı mahiyetini Allah’ı da bilir, varlığı da bilir, hayatı da bilir, sağlığı da öğrenir, aileyi öğrenir, ilim ve düşünceyi öğrenir, ebediyeti öğrenir, tam on madde çıktı. Ekonomiyi öğrenir, psikolojiyi öğrenir, devlet ve dini öğrenir, gerçekten şaka gibi. Yani mesela bu on madde hakkında belki on milyon kitap yazılmış. Kimisi de daha çözememiş, Allah’ı bilmiyor yani mesela ben şu varlıkla ilgili notlarımı gönderdim ehli hizmetin değişik yazarçizerlerine, dediler sen Allah’ı tanıtmışsın, Allah demek bilinmeyen demek, dedim valla bize göre bilinir dedim.

 

Tek cevapları bu yani, Allah demek bilinmeyen demektir. Dedim hayır Kur'an öyle demiyor, Risale-i Nur da öyle demiyor, Allah demek bilinen demek, inanılan demek zaten inanması için biraz bilinmesi lazım, öbür şekilde bir putperestlik olur. Belki size de ters gelir, bu üçlü sistem nasıl şu on maddeyi çözer ki dünyada on milyon kitap yazıldığı halde hala birileri ebediyet var mı yok mu tartışıyor. Psikoloji nedir bilmiyor mesela. Şimdi kısaca bakacağız yani mucize, benim buluşum değil de mucize şu üçlü sistemin. Üçlü sacayağımız her zaman işe yarıyor.


Baştan başlayalım kudret, ilim, irade.. Bu yıllarca bütün Kur'an ayetlerinde, tefsirlerde,
Risale-i Nur’da, tasavvuf literatüründe bu kavramlar var fakat biz bu kavramları şey olarak anlamışız, bilinmez çok ötelerde sırf bir şey işte milyarda birkaç peygamber bilmişse veya bilmemiş de olabilir diye kendimizi böyle avutuyoruz. Halbuki kudret demek kuvvet, enerji demek.. 

Evet. Yani enerji ki varlığın ambalajıdır, özüdür yani bir açıdan, somut varlığın. Kudret
de onu böyle bilinçli bir şekilde kullanabilmektir. Kudretle kuvvetin ilişkisi o. Yani kuvvet, kuvvet Osmanlıcada enerji demek, enerji kelimesi Batıdan gelmiş. Bugünkü modern tabirde güç diyorlar işte, o da çok hoş değil..

Musibetler

Bismillahirrahmanirrahim


Bugün kandil günü.. Herkes dedi ki; niye kandille ilgili, Peygamberimiz (a.s.m.) ile ilgili bir sohbet yapmıyorsun? Ben de şöyle cevap verdim. Kandil günü amenna.. Peygamber
Efendimizi anmak en önemli bir konu bizim için, ona da amenna. Fakat geçen hafta Üsküdar’da öyle bir kutlama programımız oldu. Ve özel bir sohbet yaptık. Hem tekrar olmasın hem de ben içimden şöyle cevap veriyorum (açıkça söylemedim); kandil ama dünyada kandil olacak bir ortam yok. Yani Peygamberimize yakışır bir ortam yok, kutlanılacak bir pozisyon yok. İnsanlar çok yanlış yollarda, çok eğri davranışlar içinde. Dolayısıyla biz inşallah kandilimizi ilerde kutlarız. Yani güzel bir gün gelir, insanlar doğru yolu bulur, Peygamberimize yakışır bir vaziyete girerler; o zaman biz de gerçekten kandilimizi kutlamış oluruz.


Bugün konumuz, musibettir. Belâ, musibet, helâket, felâket. “Musibet” Arapça bir kelime, kader tarafından, Allah tarafından sana özellikle atılmış ok demek. Yani ok geliyor ve sana isabet ediyor. Taş geliyor sana isabet ediyor. Özellikle gönderilmiş. İsabet kelimesinde kasıt var, irade var, bilgi var, plân var. Birileri seni hedef almış. Sana özellikle o belâyı, o musibeti, o sıkıntıyı gönderiyor. Sen hedefsin orada, hedef tahtası. Hedef tahtasıysan vazifeni yapacaksın o musibeti alıp orada değerlendireceksin.


Peki, musibet gelmese ne olur. İşte yerimizde sayan bir yaratık olarak kalırız. Ne yeni bir şey öğrenen ne yeni bir gelişme gösteren ne yeni bir tat alan ne yeni bir oluşum içinde olan, camid bir cansız yaratık halinde kalırız. Musibet gelir ne yapar? Tetikler işi, sistematiği çalıştırır. Yeni açılımlar olur, yeni güller açılır, yeni gelişmeler olur. Ben her bir insanı, bilgisayar içinde, yani kâinatı komple bir bilgisayar olarak ele alırsak, her bir insan o sonsuz bilgisayar içinde küçük bir dosya gibidir. O dosyayı geliştiremezsek hiçbir zaman oraya bir bilgi göndermemiş oluruz. Tıklatmamış oluruz. Tıklatırsan işte o zaman bazı kısımlarını kesersin, biçersin, eğriltirsin, yuvarlak yaparsın, yeni bilgiler katarsın, eski yanlış bilgileri içinden çıkartırsın. İşte musibet budur. Bütün bu ameliyelere, bu çalışmalara biz musibet diyoruz.

 

Allah bizi kâinatın umumi bilgisayarı içinde bir küçük dosya olarak yaratmış. Bu dosyayı geliştiriyor yeniliyor. Eski bilgileri siliyor yeni bilgiler katıyor. Yalnız her seferinde biraz rahatsız oluyoruz. Eski durumum çok daha güzeldi deyip biraz rahatsız oluyoruz. Ama her seferinde gelişme olur. Yani istatistik yapabiliriz. Gelmiş geçmiş ne kadar zaman varsa, bunun içinde ne kadar musibetler varsa, her birisi bir gelişmedir, bir mükemmelleşmedir, bir olgunlaşmadır, ileriye doğru bir adımdır. Dosyanın büyütülmesidir, süslenmesidir, açılımıdır ve çiçek vermesidir.

Bu musibetle eş değer bir kelime daha var, “belâ”. Belâ; o da Arapça bir kelime, çürüme demektir. Bu, musibetten biraz daha farklı.. Belâ, çürüme demek. Nasıl çürüyor insan? İnsan bir salkım gibidir. Bir meyve sebze gibidir. O da canlı bir yaratık, bir dosyadır. İçinde kalp, ruh ve benzeri çekirdekler saklıdır. O çekirdeklerin mükemmelleşmesi, kaliteleşmesi, olgunlaşması için, bu beden zarının, beden kılıfının çürümesi lâzım, katılaşması lâzım, çürümesi lâzım ki; içindeki çekirdek açılsın, filiz versin, olgunlaşsın, yeni bir ağaç olsun, yeni bir âleme kavuşsun.

 

Belâ, onun için çürüme demektir. Bu beden, bu nefis, mutlaka çürümeli. Bu beden ve nefis çürümeden, yıpranmadan, hastalık görmeden, musibet ve çile görmeden, kalbimizdeki saklı çekirdek, ruh, öz, hiçbir zaman ağaç olmaz, meyve vermez. Ve biz de yeni bir âleme kavuşmamış oluruz.

İlmin Gerçeği

Bismillahirrahmanirrahim


Yaklaşık altı ay önce ilimle ilgili bir sohbetimiz olmuştu. O gün hem konuyu tespit etmekte hem ana başlıkları yakalamakta biraz zorlanmıştık; açıkça söylemek gerekirse… Hem de yazdı, çok sıcaktı; bir bunalım durumu da olmuştu sıcaklıktan dolayı. İşte o sohbetin ikincisi olarak, yenisi demeyelim de ikincisi olarak gene İlmin Gerçeği başlığı altında bir sohbet yapıyoruz. Bu kış meyvesi olacak, o yaz meyvesiydi. Arada böyle bir cins farkı da olacak. Bu sefer başlıklar belli, konuşacağımız ana konular belli, kelimeler belli, deyimler belli.. İnşaallah güzel olur. Cenab-ı Hakk istifadeye sebep kılsın.


İlmin gerçeği dedik. İlim gerçeğini başta etimolojik ve terim olarak, ikinci olarak ontolojik yönünden, üçüncü olarak maddi zenginlik yönüyle ilim, dördüncü olarak ahiret ve ebedilik konusunda ilim, beşinci olarak ilmin geliştirilmesi ve verimli hale gelmesi en son olarak da ilim ve aşk münasebeti. İlimde aşk daha doğrusu..


Etimolojik ve terim olarak ilim dilimizde şu kelimelerle geçiyor. İlim, alem, âlem, alamet. Belki hepiniz bildiğiniz kelimeler.. Alamet kelimesinden başlayalım. Alamet, seni bir hedefe götüren işaret demek.. İlim de zaten odur, bir şeyi bilmek şudur: Bir bilgi edinmişsin o bilgiyi esas alarak, yol yordam öğrenip hedefe, varlığa, bir neticeye varmak demektir. İlim o demek yani ilim başlı başına bir amaç değil aslında başta. Bu kelime itibariyle işi ele alırsak yani ilim bilgi demektir. Bilgi demek yolda yürümeyi sağlar. Seni yolda yürütür, hedefine vardırır.

 

Mesela âlem, niye âleme bu kâinata âlem denmiş, çünkü seni gerçek varlığa, ahirete, Allah’a götürüyor. Burası bir işaretler ülkesidir. Âlemdir, alemdir yani işarettir. Ben şu kelimenin kökeninden şöyle bir suret, bir fotoğraf çıkartıyorum. Yani bilgi edinirsek, kainatı tam okuyabilirsek, alemleri, işaretleri tam değerlendirebilirsek, gerçek varlığa, ebediliğe, Allah’a varırız. Her yönüyle güzellikler olur. Yol yordamımızı saptırmamış oluruz. Sapmamış oluruz. Ee ilim olmadı mı, ne olur cehil olur o zaman işte cehalette sapıklık olur. Sapıklık ne demek biliyor musun Arapçada dalalet.. Dalalet kelime olarak yolu kaybetmek.. Özellikle çöllerde yolu kaybetmek çok kötü.. Çöl fırtınası, kum fırtınası, böööyle, bitiyorsun. Yani kar fırtınasından çok daha beterdir kum fırtınası. Yokluk demektir.


İlim terim olarak bizim tasavvufta, bütün kelam kitaplarında, bütün akide kitaplarında, hatta fıkıh kitaplarında, tefsir kitaplarında sık sık geçen üç tane tabir var ilimle ilgili. İlm-el yakîn yani kesin bilgi. İlm-el yakîn Türkçesi kesin bilgi. Bir tanesi ayn-el yakîn. Yani hem biliyorsun hem gidip görmüşsün. Ayn, göz demek, ayn-el yakîn. Sonra gidip elliyorsun, o meseleyi yaşıyorsun, hakk-el yakîn. Tam gerçekliğini yaşıyorsun. Melike Hanım dinliyor musun? Hakk-el yakîn. Bu Kur’anda üç ayette varmış. Hani bazıları itiraz ediyor. Bu tabirler Kur’ani değildir, yoktur İslam’da, diyorlar.. Var. Kur’anın üç ayeti, bütün İslam tarihinin sık sık kullandığı bu üç deyimi belirtiyor bize.

Bilgi ve Varlık

Bu dersimize hoş geldiniz. İkiniz yenisiniz. Biz dersimizi böyle az kişiyle yapıyoruz ama çok temel ve anahtar konuları seçiyoruz. Şimdiye kadar on dokuz ders yaptık bu yirminci dersimiz galiba. Hep böyle bilgi üzerine, dil üzerine, din üzerine ki hep aynı kapıya varıyor. Yani insanın diğer hayvanlardan diğer varlıklardan farkı bilgidir. İnsan ne kadar bilirse o kadar insandır, o kadar zengindir o kadar mutlu olur. Ne kadar az bilirse o kadar dertleri çoğalır, o kadar sıkıntıları çoğalır, o kadar insanlıktan aşağıya düşer.

 

Hani belki hepiniz bilirsiniz Cenab-ı Hakk insanı yaratırken melekler itiraz etti, yani dedi ‘Sen bu mahlûku yaratıyorsun ama bu bir sürü iş yapacak, yanlış yapacak, kan dökecek, günah işleyecek. Biz tertemiziz, hem çok güzel bu kâinatı biz tertemiz tutuyoruz ve sayısız güzel ürünler çıkartıyoruz’ yani ‘Sen niye yaratıyorsun.’ Allah dedi ‘Ben sizin bilmediğinizi biliyorum.’

 

İşte Allah’ın, meleklerin bilmedikleri şeyi bilmesi… bilginin önemini bir daha vurguluyor.. Allah meleklere dedi ki ‘şu kâinattaki eşyanın olayların ismini, mahiyetini bana söyleyin yani nedir bu varlık?’ Melekeler dedi ‘valla biz hepsini bilmiyoruz,’ Âdeme yani insanoğluna söyledi insanoğlu tıkır tıkır hepsini söyledi; hem de İngilizcesiyle, Arapçasıyla, Kürtçesiyle, Farsçasıyla.. her şeyi mahiyetiyle, ismiyle..

 

Bak dedi sizden üstündür, itiraz etmeyin, dedi ve dedi insanın asıl değeri, kazancı bilgidir, o bilgi o kadar güzel bir nimet ki onun dökeceği kanı diğer günahlarını affettirir. Yani ticaret gibidir, bir miktar zarar ediyorsun, yatırım yapıyorsun ama bire on bire yedi bire yedi yüz geri geliyor. İşte yaratılış sistemi, risk sistemi budur. İnsan bildikçe insandır, yükselir, kaygıları azalır, dertleri azalır bilmedikçe de sıkıntılar artar. Çünkü kâinat nehir gibi hep ilerliyor.

 

Geriye dönüş çok sıkıntılı bir şey.. Yani çarklar içinde doğranır ya bazen, Allah korusun, birisi çarkların içine düşer. Geriye gidiş çarkların içinde ezilmedir, yok olmaktır. Dolayısıyla bizim yaratılış amacımız birincisi en birincisi bilgidir. Bu bilginin de başında, işte yani, bütün bugün kırk elli tane bilim dalı varsa, yüz tane bilim dalı varsa dünya çapında belki bir milyon üniversite varsa, onların bir de bir milyar kürsüsü, profesörü, doçenti, doktoru varsa hepsinin en birinci meselesi şudur; şu madde nedir, şu yaratılmışlık nedir, şu canlılık nedir, şu ruh nedir?. Herkesin en birinci kaygısı budur. Var olmak veya yok olmak. Çünkü maddeyi tanıdığın zaman, ruhu tanıdığın zaman, hayatı tanıdığın zaman varlık ve yokluk sorununu çözüyorsun. O temel birinci sorundur. Diğerleri tali kalıyor bunun yanında. Biz de bu konular etrafında işte on sekiz, on dokuz ders yaptık, yine bu konu üzerine bir kısa toparlama yapacağız.

Hz. İsa’nın güzel bir sözü var, mevcut İncillerde yok, Thomas İncilinde var, Hz. İsa geldi dedi ki ruh esastır, madde ruhun bir yansımasıdır, bir görüntüsüdür, dedi. Ruh ölümsüzdür, dedi. Siz ruha dönün, ahiret ruhtur, din ruhtur, ruh ilimdir, ruh ışıktır, ruh nurdur, siz ruhu esas alın, maddeyi, bedeni ikinci planda tutun.

 

Roma döneminde tabi materyalizm de vardı, özellikle Yahudilerin bir mezhebi vardı ki Sadukiler sadece madde var diyorlardı.. Ahiret yok, dindar oldukları halde ahiret yok, ruh yok, ne varsa maddedir diyorlardı.. Bugünkü yeşil komünistler gibi diyelim onlara. İşte Hz. İsa bir takım ruhani icraat yaptı, ruhu gösterdi onlara.. Bak dedi ben ölüyü diriltiyorum dedi, bak dedi ben dua ediyorum bu bina yıkılıyor dedi, bu ruh olmazsa olmaz dedi. Evet dedi ruh var. Sonra o günkü o Yahudi veya Roma materyalistleri fakat dediler bu ruh maddenin bir fonksiyonudur.

 

Çok ilginçtir ki 2000 yıldır bu tartışma halen devam ediyor. Ruh mu maddenin fonksiyonu, yoksa madde mi ruhun fonksiyonudur, ürünüdür.. Fakat Hz. İsa hakîmdi dedi ki eğer madde ruhun yansımasıysa bu çok mucizevî bir şey. Yani gerçekten de mucize.

 

Ruh saf soyut, ilimdir aslı ve bu işte nasıl oluyorsa enerji bölünüyor, enerji topluyor, oluyor parçacık, oluyor atom, oluyor hücre. Bu dinin şeyi budur, ruh hakkındaki telakkisi. Hz. İsa da dedi biz böyle inanırız ruh ölümsüzdür, asıldır, gerçek varlıktır, o kadar gerçek ve özgün varlıktır ki madde olabiliyor, somutlaşabiliyor. Parçacık oluyor, hücre oluyor, organ oluyor, insan oluyor, insan türü oluyor işte yıldız oluyor, oluyor dedi. Ama dedi eğer sizin dediğiniz gibiyse, ruh maddenin bir fonksiyonuysa bu daha da mucizevî. Bu o kadar çok mucize ki olabilirliği bile yok nerdeyse.

 

Çünkü bir trilyon zenginliği olan bir adamın bir sofra kurması gayet makul ve güzel bir şey, fakat cebinde bir kuruşu olmayan bir insanın gayet mükellef bir sofra kurması bu çok daha mucizedir. Yani hadi ben sizin gibi inanayım demiş. Bak demiş bu daha mucize o zaman yine inanmanız lazım.

bahaeddin sağlam

Konuşma daveti ve medya başvuruları için, lütfen iletişime geçiniz

+90 533 163 09 12

İstanbul | Türkiye

© 2020 - Tüm hakları saklıdır.

  • Bahaeddin Saglam YouTube
  • Bahaeddin Saglam SoundCloud
  • Bahaeddin Saglam LinkedIn
  • Bahaeddin Saglam Twitter
  • Bahaeddin Saglam Facebook
  • Siyah YouTube Simgesi
  • Siyah SoundCloud'a Simge
  • Siyah LinkedIn Simge
  • Black Twitter Icon
  • Black Facebook Icon