Makaleler

Tarihselcilik ve Evrenselcilik üzerine Düşünceler

Epey zamandır gündemde olan veya zorla gündemde tutulan bir tartışma olması nedeniyle, insan ister istemez bu konudan pek uzak kalamıyor. Ben de tarihselcilerin ve karşıtlarının tezlerine göz atıp kendi oturtmaya çalıştığım Yeni Anlayış çerçevesinde görüşleri değerlendirmeye ve kendime tatminkâr bir cevap bulmaya çalışıyorum epey süredir…


Öncelikle şunu söylemek isterim ki; Kur’an metnini anlamak mevzusu üzerinden başlatılan bu tartışma konusunda net iki zıt kategori yok. Yani evrenselcilik ile tarihselcilik diyalektik çalışmıyorlar. Aksine, birbirlerinin içinde karşı taraftan öğeler ve yöntemler barındırıyorlar. Mevzunun aslında çok ciddi ve temelli olarak ele alınması gerekirken, bizim reyting-reklam-para üçgeninde işleyen medyamıza fazlaca düştüğünden, bireysel şovenizmin, idrak sıkıntılı vasatlığın da kurbanı olmuş gibi görünüyor konu. Bazı zatlar, sırf akıl yürütmeye gayret ettikleri için cahil sürülerin önüne atılmış, ölçüsüz linç ediliyor; kimileri ortamdan istifade kişisel hesaplarının, egolarının peşine düşmüş… Olan yine dine bir musibet gelmesi şeklinde cereyan ediyor maalesef ve pek çok insan için bir fitne (alıkoyucu) özelliği taşıyor bu tartışma ve maalesef taraflar da medyadaki tartışma ve üstün gelme şehvetiyle ifrata kaçmakta bir beis görmüyor, kendilerini rezil rüsva ediyorlar. İnsanlar da sonuç olarak, okun yaydan fırlaması gibi dinden kaçıyorlar veya ciddi mesafe alıyorlar…


Hâlbuki iki yaklaşımın da tanımı, söylemi ve problem alanı net olarak yapılabilse veya ifade edilebilse, sanki bir nebze çözüm adına daha dengeli bir yol alınabilir gibi görünüyor.

Hutbe-i Şamiye'nin Arapçasının Tercümesi

“Devaül- Ye’s: Umutsuzluğun İlacı”


Bismillahirrahmanirrahim


Bütün canlıların takdim ettikleri tebrikler ve senalar “Allah’ın rahmetinden umudunuzu
kesmeyin!”
diyen Allah’a aittir.


Salât, “Mekarim-i ahlakı (güzel ahlakı) tamamlamak için geldim.” diyen Muhammed’in üzerine olsun.


Hamd ve salâvattan sonra: Ey Arab Kardeşlerim! Sizi irşad etmek için bu hutbe makamına çıkmadım. Çünkü bu haddimin üstünde bir şeydir. Tam aksine benim sizinle olan misalim, okula giden sonra akşamleyin babasına dönen ve dersini babasına arz eden bir çocuk misali gibidir. Evet, biz Kürtler, size nisbeten çocuklarız; siz ise bizim üstadlarımızsınız.


Sonra ben bu zamanımızdan öğrendim ki: Ecnebilerin istikbale doğru kalkınmada uçmaları ile beraber bizi Ortaçağlarda durduran altı hastalıktır. Bunlar, umutsuzluğun hayat bulması, doğruluğun ölmesi, adavete muhabbet, nuranî rabıtayı (bağları) bilmemek, her tabakaya sirayet eden çeşit çeşit istibdat, himmet ve alakadarlığın şahsî menfaate hasredilmesidir..


İşte ben, tedavi için esas olan altı kelimeyi (prensibi) size söylüyorum.

Delil-i İnayet ile İsbat

İnayet, itina, mana aynı kökü paylaşan kelimelerdir. İşin sahibinin o iş ile özene bezene olarak ilgilenmesi demektir. Mucize ve kerametlere de inayet denilir; çünkü bunlar, onları kanun üstü olarak yaratan Allah’ın özel ilgi ve alakasının ayet ve belirtileridir. İnayet veya Delil-i inayet kelimeleri Kur’anda geçmiyor. Onun yerine Allah’ın özel inayet ve alakadarlığını gösteren san’at ve ayet kelimeleri geçiyor.


Eski kelamcılar ve felsefeciler, bu inayet delilinden maksat “kâinattaki düzen” demektir, diye söylemişlerdir. Yani: Madem kâinatta bir düzen vardır; elbette o düzeni tesis eden bir müessis vardır; o da Allah’tır. Üstad Bediüzzaman, bu inayet delilini düzen kavramından daha geniş bir şekilde ele alıyor. Kur’anın, eşyanın faydalarından, sanat ve nimet boyutlarından söz eden ve Allah’ın özel kasıt ve müdahalesini gösteren bütün Kur’an ayetleri bu delil-i inayeti dokuyorlar. Bu ayetler içine; kâfirlere verilen özel azapları anlatan ayetler de giriyor. Çünkü o azaplar da, Allah’ın ekstra müdahalesinin göstergesidirler.


İnsan konuşurken veya bir konuyu yazarken, söz ve cümlelerden ziyade mana ile ilgilenir. Mana, ilgilenilen asıl öz demektir. Üstad, 24. Mektupta bütün kâinat ve bütün hadiseler birer tekellümdür, birer kitabettir (birer konuşmadır; birer yazıdır) derken varlıkların ve olayların içlerindeki bu maksut ve hedeflenmiş manaları kast ediyor.


Aslında vücut, varlık ve halk edilmenin en birinci özelliği Yunancada kozmos denilen
düzendir. Düzen olmazsa varlık ve yaratmak gerçekleşmez. Evet, varlığın simetrisi ve omurgası, sibernetik sistem denilen dengedir. Bununla beraber, varlıkta kaos yani düzensizlik de arızi olarak bir realitedir. Fakat bu durum geçicidir; daha güzel daha genel bir düzenin kurulması için kaotik durumlar altyapı oluyor.

Risale-i Nur’da İsbat, Tevhid ve İrfan

Bu isimler aslında anlam ve gerçekliği elde etmenin üç aşamasının ifadesidir. Aralarında
sadece göreceli bir fark var. Evet, dördü de bir kelime sayılır. Bu kelimelerin oluşturduğu ortak deyim, varlıkta ve hayatta gerçeklik (hakikat) ve güzellik var mı yok mu, arayışlarının birleşik ismidir. Altı bin sene boyunca insanlığın birinci gündemi olan ve hakkında altı milyondan fazla çalışma yapılan, yüz binlerce kitap yazılan bir konudur. Bu konuyu elbette bir makaleye sığdıramayız. Bizim burada yazacağımız tek şey şudur: Risale-i Nur isbat, tevhid, irfan ve muhabbet için yazılmış altı bin sayfalık bir külliyattır. Biz bu külliyatın bu konuda ne dediğini anlamaya çalışacağız. Çünkü Risaleler bu konuda çok büyük öneme sahiptirler. Evet, geçmiş altı bin yıllık tarihî birikim içinde Risale-i Nur külliyatının önemi şu üç noktadan oluşuyor.


a) Risale-i Nur isbat, tevhid, marifet ve muhabbet için inen bütün semavi kitapların en
kapsamlısı olan Kur’ana dayanıyor olmasından..


b) Fen bilimleri açısından 20. Yüzyılın açılımları, insanlık tarihinin bütün bilimsel verilerinin toplamından daha fazladır. Risale-i Nur Kur’ana dayanmakla beraber bu bilimsel verilerin hiçbiriyle çelişmez oluşundan.. Ayrıca bütün bu ilmî verileri en azından onların mantığını ve bilimselliğini kendisine delil yapmasından..


c) Bu çağımız, bütün tarih kadar veriler ve gelişmeler gösterdiğinden; hiçbir çağda olmayan bir materyalizme ve diğer değersiz cereyanlara cevap verebildiğinden..

Kuran’da Dağlar Deprem Konusu

Bu konudan, Bahaeddin Sağlam Bey’in geçen hafta Academia’da yayınlamış olduğu ‘Bilim ve Din Çelişmezler’ adlı makalesini okurken haberdar oldum.


Makale Linki: https://www.academia.edu/37866524/Bilim_ve_Din_Çelişmezler

 

Prof. Celal Şengör’ün dağlar ve deprem konusunda Kur’an’da geçen bazı ayetlerde bilimsel çelişki olduğu iddiasına cevaben yazılmış olan bir bölüm vardı. (Bkz. Syf. 3-4, iddia 10). Mevzuyu daha iyi anlayabilmek ve kafamda mutmain bir cevap oluşturabilmek adına konu hakkındaki iddiaları ve cevapları daha detaylı taradım ve araştırdım. Bu yazıda da genel bir çerçeve çizip konu hakkında oluşturmaya gayret ettiğim anlayışımı ortaya koymaya çalışacağım…

Bilim ve Din Çelişmezler

Bilim ve din çelişmezler. Var olan ve sosyal hayatta tıkanıklığa sebep olan çelişki, bilim ve dinin çelişkisi değildir; dindarlar ile bilimin çelişkisidir. Çünkü dindarlar kendi Kutsal Kitaplarını tam anlamıyorlar. Çünkü gerek din olsun gerek bilim olsun, üç meziyet insanda bir araya gelmeden kendilerini ele vermezler.


a) Kitap yazabilecek kadar herhangi bir dile hâkim olmak.
b) Tıp amfisinde Kimya, Fizik, Biyoloji gibi dersleri anlayabilecek kadar fen ilimlerine hâkim olmak.
c) Aklını kimsenin cebine koymadan, taklit ile kilitlenmeden özgür düşünmek.


Hâlbuki dindarlar, özellikle Ortaçağda bu üç meziyetten de mahrum idiler. İddia ediyorum; bu üç prensip ile Kutsal Kitapları, Tevratı da İncili de Kur’anı da yorumladığımda hiçbir çelişki kalmıyor. Ben bu gerçeği iki yüz makalem ile isbat etmişim ve bunların yüz tanesini uluslararası Academia.edu sitesinde yayınladım. Yazılarım bu özellikleriyle dikkatleri çektiğinden Site bana Zıt Kavramlar Olarak Bilim ve Din isimli bir yazı gösterdi.

Zülkarneyn ve Nişanyan

Sevan Nişanyan sürekli olarak İslam Dininin temel kaynağı olan Kur’ana saldırıyor. Bunu aydınlanmak için yaptığını söylüyorsa da; yazılarında her zaman ve açıkça bütün inananlara, özellikle Müslümanlara hakaret ederek Kur’anın hurafe ve çalıntı olduğunu iddia ediyor. En son saldırısını da Zülkarneyn kıssası üzerinden yapıyor. İşte iddiaları:


1) Kehf suresinde geçen Zülkarneyn kıssası, bir Süryani menkıbeden uyarlanmadır. Bu sure, bütün tefsirlerde bildirildiği gibi 622’den önce Mekke’de değil de, Medine döneminde yazılmıştır. Çünkü bu kıssa, 629’da bir Süryani tarafından yazılmıştır.


2) Bu Süryani metin, o günün siyasi olaylarına atfen yazılmış uydurma bir efsanedir. Bu
efsane yazıldıktan sonra iki ay içinde Medine’ye ulaştırılmıştır.


3) Muhammed, bu kıssadaki Hıristiyan unsurları atmıştır; kendi anlayışına mal etmiştir.


4) Nöldeke, Reinink ve K. Van Blad gibi oryantalistler, bu Süryani İskender kıssasının
Kur’andaki anlatımın kaynağı olduğuna işaret etmişlerdir, diyor.


5) Zülkarneyn, zikr, yecüc-mecüc ve sed gibi Kur’anda geçen kavramlar, aslında tarihî
rivayetlerin tekrarıdır; Kur’an vahiy değildir; Allah yoktur.. Dinler ve dindarlar bunları
uydurmuşlardır, diyor.

bahaeddin sağlam

Konuşma daveti ve medya başvuruları için, lütfen iletişime geçiniz

+90 533 163 09 12

İstanbul | Türkiye

© 2020 - Tüm hakları saklıdır.

  • Bahaeddin Saglam YouTube
  • Bahaeddin Saglam SoundCloud
  • Bahaeddin Saglam LinkedIn
  • Bahaeddin Saglam Twitter
  • Bahaeddin Saglam Facebook
  • Siyah YouTube Simgesi
  • Siyah SoundCloud'a Simge
  • Siyah LinkedIn Simge
  • Black Twitter Icon
  • Black Facebook Icon