Makaleler

Deizme Cevap Olarak Şehit ve Şahit Farkı

Bu iki kelimenin kök kelimesi olan şehadet, görerek ve yanılma payı olmayacak şekilde bir gerçekliğin ve gerçek olan bir olay veya nesnenin yaşanılması ve gözlemlenmesi demektir. Bu gözlemi yapan kişiye şahit denilir. Öyle ki bir olayın, bir nesnenin gerçekliğine ilmen yani veri ve delillerle vâkıf olan âlime de, şahit denilir. O olayı ve o nesneyi gözle görmemiş dahi
olsa..

Eğer o âlim bizzat yaşayarak ve gözlemleyerek bir işe ve varlığa şahit ise ona şehit denilir. Demek şahit gözlemci manasında iken, şehit hem gözlemci hem gözlemlediği şeyi bizzat yaşayan demektir. Çifte şahit manasına gelir. Gramerde buna mübalağa kipi denilir. Evet, bir insan bir dava uğruna kendini feda ediyorsa o insan, o davanın gerçekliğini gözlemliyor ve o gerçekliği bizzat kendisi yaşıyor demektir. Onun için dinde, şehitler ölüm sonrası hayatın ve inandıkları dinin gerçekliğine birer delil sayılırlar. Ve bu mana ile Kur’anda şehitler peygamberlerle beraber zikredilmişler. Bediüzzaman Risalelerinde, peygamberlerin ve evliyanın gaybi ve metafizik olan gözlemlerine şuhud, ehl-i ilmin bu âlem-i şehadetteki ilmî gözlemlerine ise şehadet diyor. Kendi Risalelerinin önce şehadet sonra şuhud olduğunu söylüyor.

Kur’anda şahit kelimesi için şu iki ayet çok önemli iki veridir:

Şu inanmayanlara deki: Hiç düşündünüz mü? Ya bu Kur’an Allah’ın katından ise ve siz onu yalanlıyorsanız?! Beni İsrailden (dindar medeni milletten) bir şahit (âlim) onun benzerini gördüğü ve ona inandığı halde, siz kibrinizden dolayı inanmıyorsanız?! (Ahkaf, 10)

Kadının (maddi yapıların) ehlinden bir şahit (gözlemci âlim), eğer Yusuf’un gömleği arkadan parçalanmış ise kadın yalan söylüyor; Yusuf ise doğru söylüyor. (Yusuf, 27)

Bütün peygamberler için Kur’anda hem şahit hem de şehit kelimeleri kullanılmıştır. Peygamberler, bizzat yaşayarak örnek olmaları gereken işlerde şehittirler. Fakat henüz yaşamaları gerekmeyen ahiret hayatını ve kâfirlerin başına gelecek azabın gerçekliğini ilmî delillerle ve şuhut ile bildirmeleri açısından onlara şahit deniliyor.

Din ve Faiz (Bir Sure ve Bir Ayetin Meal-Tefsiri)

Dinin faiz ile ilgili bakış açısını ve evrensel çözümünün izahına girmeden önce, “faiz” kelimesinin ve onunla eş anlamlı kullanılan “riba” ve “faide” kelimelerinin etimolojisiyle ilgili iki üç satır yazmak gerekiyor. Ki kavram kargaşası olmasın.

“Faiz” “F.V.Z” kökünden gelen, isim bir kelimedir. Etimolojik kökü kazanç, kurtuluş veya helak olma manalarını taşıyor. Helaket manasına gelmesinin sebebi, en büyük kazancın, yokluk ve ölümden kurtulmak olduğundan dolayıdır. Yani zıt anlamlı kelimelerdendir. (Müncid’in izahına göre.)

Arapçada bizim ekonomik bir kavram olarak kullandığımız “faiz” kelimesi, bu manada kullanılmamaktadır. Başta Kur’an olmak üzere, bütün temel kitaplar, “faiz” yerine “riba” kelimesini kullanmışlardır. “Riba” ise, etimolojik olarak kabaran kısım demektir.

Bugünkü çağdaş Araplar ise, dinen yasak olan yani emek vermeden, para ile para kazanmak demek olan faiz ve riba kelimeleri yerine, hile–i şeriye yaparak faize “faide” diyorlar. Kaderin ilginç yönüne bakın ki, bu kelime de faydalanılan şey manasına geldiği gibi, etimolojik olarak “ölüm” manasına da geliyor… “Riba” kelimesi de kabarmak manasına geldiğinden dolayı, gerçek ve doğal bir manayı çağrıştırmıyor. Çünkü kabaran şey, daha çok kof olur.

Biz, burada sözü fazla uzatmadan sadece faiz (riba) ile ilgili bir âyetin (30/39) ve faizciliğin getirdiği kötü sonuçları anlatan 90. Surenin bir kısım mucizevi manalarını not etmekle yetineceğiz. Fakat bu açıklamadan sonra bu âyetten bir önce ve bir sonraki ikişer âyeti de okuyup anlayın ki; düşünce dünyanız sonsuz bir servete kavuşmuş olsun!

Kader Zamansızlık ve Kalu Bela Gerçeği

Dinin en önemli konusu varlığı çözebilmektir. Varlık nedir ne değildir, nereden başladı nereye kadar devam edecek gibi sorulara cevap getirmesidir. Bu sorular içinde en önemli nokta da; kader, zamansızlık ve kalû belâ meselesidir. Bu üç nokta çözülünce varlık bir derece anlaşılıyor, zaman anlaşılıyor. İnsan kendi yerini anlıyor ve rahat ediyor.


“Kader” Arapça bir kelime olup, ölçü demektir. Türkçede de “miktar” kelimesi bu kökten gelir. Yani her şey ölçülüdür. Kur’anda bir ayet var: “Küllü şeyin bi kader.” Yani her şey, her olay ölçülüdür. Ölçüsüz hiçbir olay, hiçbir nesne yoktur. Belki sorabilirsiniz; bu dağlardaki engebeler, dikenler, taşlar nedir? diye. Diken, bizim için hoş bir şey değil ama onlardaki ölçü hiçbir şeyde yok. O kayaların, derelerin, dağların taşların hepsinin geometrik ve dijital yani matematiksel ölçüleri vardır. Matematikle ölçemeyeceğimiz, izah edemeyeceğimiz hiçbir varlık ve olay yoktur. Her olay fizik ilminin konusu olabilir, her olay kimya ilminin konusu olabilir, her olay özellikle geometri ilminin konusu olabilir. Geometri; olayların, hadiselerin, nesnelerin biçimlerini, ölçülerini kurala bağlayan bir ilimdir. Eğer bir ilim işi kurala bağlayamıyorsa o ilim, ilim değildir. İlim demek fen demek, kurallı saha demektir. Belirli bir sahayı taramış, binlerce yerden bilgi toplamışsın hepsinin ortak noktasını bulmuşsun, kanun bulmuşsun; diyorsun ki; bu işin kanunu kuralı budur. İşte buna biz ilim diyoruz. Kanun ve kural; ölçü ve düzen demektir. Dolayısıyla insan, özellikle müminler -aslında herkes için geçerli fakat özellikle müminler- kâinatı karışık, anlamsız, düzensiz, verimsiz görmemeli. Ki öyle değil zaten. Ben Müslümanlara şaşıyorum; nasıl böyle bedbin olurlar? “Bed” Farsça’da kötü demektir, “bîn” ise gören demektir. Yani kötü gören, kötü görüş. Evet, iman demek; her şey güzel demektir, her şey kanun demektir, her şey kural demektir. “Din” demek kural demektir, ölçü demektir. Bununla beraber insan bir de fen okumuşsa, fizik, kimya okumuşsa, üniversite mezunu olmuşsa ondan sonra halen o insanın kâinatta kaos var, kargaşa var deme hakkı yoktur. Kaos sadece bir kavramdır, düzenin anlaşılması için Cenab-ı Hakk’ın yarattığı bir kanundur. Geçici bir süre oluyor bazen. Mesela hastalık; ne için hastalanır insan? İnsan sıhhat ve sağlığın kıymetini, nimetini şükrünü bilmesi için, geçici bir süre hastalanır. Hastalık asıl değildir. Asıl olan sağlıktır, düzendir, hayattır.

Emir Âlemi ve Maneviyatın Gücü

Emir ve halk kavramı: Yaratma ve yönetme gerçeği


Biz şimdiye kadar ilmî çerçeve içinde kaldık, hâlk kavramı içinde kaldık. Halk kelime olarak şekli, kalıbı belli olan nesne demektir... Avama da halk denilmesi; fikir yapıları belli, çıkabildikleri mesafe belli, açılabildikleri saha belli; dolayısıyla onlara halk denilmiş, yani avama halk denilmiştir. Emir âlemi ise sonsuzluk ifade eder. Maneviyatın ve ilmin sonsuzluğunu, etkinliğini ve derinliğini anlatmak üzere bugün daha çok emir kavramı ve hakikati üzerinde duracağız. Emir kelimesi emîrden gelir.


Hani yetkili ve amir kişi, sonsuz fırsatlara sahiptir, sonsuz açılımlara sahiptir. Derinlemesine sonsuzluğa doğru istediği kadar genişleyebilir. Onun için ona emîr demişler, yönetici manâsında…


Kur’an-ı Kerimde bu kavram, başta yönetim, sonra olağanüstü durum, azap, kıyâmet, ölüm gibi değişik manalara geliyor. Biz bu mânâları incelerken işin esprisini, ortak noktayı bir miktar açmaya çalışacağız. Çünkü bu kavramların hepsinde bu incelik vardır. Ölümde de, kıyamette de, azap manâsına gelen yönüyle dahi bu emir hakikatinde, mâneviyatın etkinliği, sonsuzluğu ve derinliği anlaşılıyor. Meselâ; emir kavramı, Âl-i İmran 128, 154, 159’da açıkça yönetim manâsına gelmiş. Bir kısım müfessir ve meâlciler yönetim mânasına geldiğini bilmedikleri için oradaki emir kavramını iş manâsında anlamışlar. Âyete bakıyorsun; iş ne demek burada, hiçbir şey anlaşılmıyor. Hâlbuki yönetim manâsı verilseydi, bu ayetler net anlaşılmış olurdu. Şuradan hemen bir çağrışım ve çıkarım yapabiliriz. Eğer biz emir âleminde mâneviyatın gücünü yakalayabilirsek, mâneviyatta etkin olabilirsek ilimde ve yönetimde emîr ve amir olmuş oluruz, yönetici olmuş oluruz. Sonsuz imkânlara sahip oluruz, nefes alabiliriz. Yoksa idare edilen mahlûk ve memluk olarak, halk gibi sürü kültürü içinde kalırız.

29. Söz’ün Kelimeleri ile İlgili Üç Önemli Soru

1) Ben bu kelimelerle ilgili notları yazdıktan sonra, bir hoca kardeşimiz, Üstad, “Beden ruhun evidir, elbisesi değildir. Ruh bedenden çıkınca, yeni ve latif bir elbise giyer.” dedi. “Bu sözü aç” söyledi. Cevaben dedim ki;


Evet, ruh’un bedenden ayrı, nurani, sinir sistemi içinde bir bedeni var. Ölümde ruh bu bedenden çıkar, yeni astral (necmi, nurani) bir elbise giyer… Teşbihte hata olmasın: Bilgisayar, yazılımın bedeni değildir, evidir. Yazılımın bedeni bir disk veya silikondan yarı şeffaf bir maddedir.


Ayrıca Üstad bu ifade ile gayet evrensel, ilmî bir meseleye ışık tutar. Şöyle ki:


“İnsanın ruh’u, onun barındığı ev ile bölge ile coğrafya ile hatta kâinat ile bir ilişki ve bilgi alışverişi içindedir…” İnsan rüyalarında, evini özellikle çocukluk dönemindeki barınağını, köyünü çağını özellikle görür. Bu durum, ruh’un aslının ilim ve yazılım olduğunu, zamanla zenginleştiğini, kâinatta saf maddenin olmadığını bize bildirir.


2) Yaklaşık yedi bin yıldır insan hayatın mahiyetini merak edip araştırıyor. Fakat İslam maneviyatçılarından başka hiç kimse sağlıklı bir cevap verebilmiş değildir. İşte bu büyük beyinlerden birisi de Bediüzzaman Said Nursi’dir. O demiş ki:


“Hayat bir cilve-i vahdettir.” Yani kâinatta bilgi ve birlik esastır. O bilginin ve birliğin sonsuz yansımalarından biri de trilyon atomları birleştirip hücre yapıyor. Trilyon hücreler, yine bir birlik ve plan içinde birleşiyor, beden oluyor; ve yine trilyon canlılar birleşir, ekolojik canlılık meydana gelir, ve yine trilyon yıldız birleşir, kâinat serapa canlı olur.


Zaten bu büyük ve canlı beyinler, canlı ile cansızın arasında ayrım yapmazlar, hayat umumidir, derler.


Ve Bediüzzaman Said Nursi, Sünühat kitabında “Küremiz canlıdır, yumurta kadar küçülse âsâr-ı hayat görülür.” demiştir.


Evet dünyamız nispeten, iletişim ve ulaşım olarak bir köy kadar küçüldü. Ve nispeten özellikle ekolojik olarak canlı olduğu ortaya çıktı.

29. Söz'ün Anahtar Kelimeleri (Ruh ve Melek Gerçekleri)

1) “Besmele


Allah’ın ismi, onun sonsuz ve soyut varlığının, somut nokta yansıması demektir. O da Rahman demektir.


Yani Allah kelimesi, O’nun sonsuz ve soyut varlığını gösterirken, Rahman kelimesi, O’nun somut ve sayı olarak yine bir derece sonsuz varlığı demektir. Ki, bu somut varlık, tabiatın yasaları ve varlıkları olarak görünür.


Rahim ise, Allah ile Rahman arasındaki, yani sonsuz soyut ve somutların ara türü varlıklar demektir. Ki, olağanüstü ve özel bütün yansımaları içerir.


Peygamber Efendimiz (A.S.M.) buyurmuş ki, “Kâinat, Rahman’ın nefesidir.”Yani üfürmesidir. Evet kâinat, bir ceviz tanesi kadar bir enerji idi. İçine Allah’ın somut yönünü gösteren Rahman’ın yazılımı, yasaları (üfürüğü) girince bu günkü galaksiler, güneşler ve dünyalar var oldu. Fakat tez-antitez ve sentez gibi, soyut sonsuz varlığın ve somut sonsuz varlığın ortasında ara–geçiş olarak, Rahim ismi giriyor. Gerçek canlılığın ve başarının ve en güzel varlığın odak ve dengeli noktasını gösteriyor.


2)Melekler ve ruhlar âlem-i şehadete (görünen âleme) zorla inerler. Onların bu inişi Rablerinin izniyledir. [1]


Evet melekler ve ruhanîler, geçmiş ve geleceği içine alacak şekilde birer bilinç ve yazılım ve bir nevi süreç olduklarından bu âlem-i şehadetin üç boyutlu görüntüleri içine girerken zorlanıyorlar. Çünkü onlar geçmiş ve geleceği içine alan 4. boyutun varlıklarıdırlar.


Fakat âlem-i şehadetin anlık varlık skalasının gelişmesi ve yetişmesi için, zorlanarak da olsa, Rahimiyet gereği olarak, o melekler ve ruhanîler bu âleme inerler.


Ruh, Allah’ın Rubûbiyet’inin (geliştirmesinin) bir yönetimidir.[2]


Evet kozmosta, tabiatta, yasalar olduğu gibi; yasalar üstü, olağan üstü gerçekler de var. Hatta, o mevcud yasaların, düzenli ve verimli olmaları için yine o yasalar, ekstra bir emir ve yönetime muhtaçtırlar. Mesela, beynimiz vücudumuza göre bir derece olağan üstü kalıyor. Onun her davranışı kurala bağlanamıyor. Ve atmosfer, toprağa göre yine bir derece olağan üstü kalıyor.


Teşbihte hata olmasın, fizik dünya ve bedenimiz, parçaları sabit olan bir makine gibi farz edilse; beyin ve atmosfer ve çağlar üstü süreçler, onların yazılımı ve ruhu veya kollektif manevi bilinçleri (melekler) sayılırlar.


[1] Kadir Suresi

[2] İsra Suresi

Kürt Açılımı Üzerine Siyasî Düşünce Notları

Bu meseleyi bütün boyutları ile bilmek için; dünyanın siyasi ve ekonomik yapısını 1700’lerden ele alıp dersler çıkarmak ve meselenin sosyolojik arka planını görmek gerekir. Çünkü bu soruna günlük siyasî sorun olarak bakarsanız ne sorunun sebepleri anlaşılır ne de gerçek bir çare bulunur. 


İşte ilk önce etnik milliyetçilik, ulusal milliyetçilik ile dinî ve ekonomik bloklar milliyetçiliğini kelime bazında bir miktar açalım, sonra bunların dünyadaki gelişimini ve Osmanlı dünyasındaki geçmişlerini görelim.