Makaleler

Beş Anahtar Bilgi

Bu beş başlık altındaki kısa bilgiler, başta dini ilimlerden Kur’an İlimleri ve Fen ilimlerinden Ontoloji olmak üzere onlarca bilim dalının öğrenilmesine ve anlaşılmasına anahtar olacak ipuçları taşıyor. Bildiğiniz gibi bütün bilim dallarının özetlerini dahi bir makaleye veya bir kitaba sığdırmak mümkün değil; belki bir kütüphane dahi o ilim dallarının özetlerini istiap etmez.


[Bazı yeni okuyucularım, Ontoloji kelimesini bana sıklıkla soruyorlar. Türkçesi Varlık Bilgisi demektir. Yani Ontoloji, varlığın mahiyetini, özelliklerini ve nelerden oluştuğunu anlatan önemli bir Bilim Dalıdır.]


Birincisi, Cehennem ve Ateş Kavramı


Bugün dünyada din-dışı yaşayan ateist ve agnostik üç milyar insan var. Mesnetsiz ve maneviyatsız yaşamak çekilmediğinden çoğunlukla dinleri araştırıyorlar. İslam, madde-mana, dünya-ahiret, işçi-patron, bilim-din gibi zıtları barıştırmayı ve dengelemeyi vaat ettiğinden birçok bilim adamına çekici geliyor. Fakat Kur’an’da geçen üç yüz cehennem ve ateş tehditleri, onlara anlamsız geliyor. Ontolojik olarak nükleer bir ateş, insan bedeninin yapısına uygun gelmez, diye düşünüyorlar. Hatta sırf bu noktadan birçok araştırmacı İslamcı dahi ateist oluyor.


İşte bu anlaşılmayan ve üç yüz sefer Kur’an’da geçen gerçeği yine Kur’an’dan beş-altı anahtar bilgi ile anlamaya çalışacağız.


a) Kur’an bilinçdışı, arketip, metafizik alemin literatürüdür. Rüya ve ehl-i keşfin müşahede diline benzer. Dolayısıyla dünyadaki bütün sıkıntı, acı ve hastalıkları ve benzeri durumları ateş ve cehennem ile ifade ediyor. Çünkü bunlar bilinçdışı arketip ve metafizik boyutta böyle görünüyor. Mesela Nisa, 10. ayet şöyle diyor: “Yetim malı yiyen karnını ateşle doldurur…” Çünkü bilinç-dışında ve metafizik boyutta o mal ateş diye görünür. Ve Hucurat Suresinde ifade edildiği gibi: “Kardeşinin gıybetini yapan, ölmüş kardeşinin etini yemiş gibi olur. Hiç kimse bunu ister mi?!” Çünkü gıybet metafizik alemde ölü eti yemek diye görünür.


b) Araplar, özellikle Medine’deki farklı kabileler İslam öncesinde anarşizm ve kaos içinde yaşıyorlardı. Her an iç savaş çıkma ihtimali vardı. İslam geldi, onlara bir Anayasa yaptı, her şeyi kaide ve kurala bağladı. Medine’ye medeniyet getirmiş oldu. Şehrin ismi Yesrib iken Hukukun egemen olduğu yer diye Medine ile değiştirildi. İşte Al-i İmran, ayet 103, bu durumu şöyle anlatır:


“Hepiniz Allah’ın ipine sarılın, dağılmayın, Allah’ın o büyük nimetini hatırlayın ki sizler birbirinize düşmanlar iken Allah sizi kaynaştırdı, birbirinize kardeşler oldunuz. Ateşten bir çukurun kenarında idiniz, Allah sizi kurtardı. Allah ayetlerini böyle açıklıyor ki doğru hedeflere varasınız.” 


İşte bakın bu ayette iç savaş, sosyal sıkıntılar ve anarşizm, ateş çukuru olarak görünmüş. Çünkü Gayb Aleminde o üç sosyal hastalık ateş diye görünüyor. “Evet Kur’an bu görünen alemde, gayb (metafizik) alemin dilidir.” (Said Nursi)

Kur’an’ın Ehl-i Kitapla (Dindar Gayr-ı Müslimlerle) İlişkisi

Cuma günü İslam’ın dinsiz ve putperestlere karşı yaptığı cihad kavramını ekleriyle beraber yayınlamıştım. Amerika’dan bir kız kardeşimiz, "Hocam, İslam’ın Ehl-i kitapla ilişkisi de çok problem oluyor, onu da açıklasanız." dedi. Ben de haftaya dedim, fakat Kur’an’ın bu konudaki mucizevi beyanatı bana acele ettirdi. İşte: 


Hz. Muhammed vefatına yakın günlerde; Müslümanların sapmaması için bir ve tek bir ilke bıraktı: “Kur’an’a ve Ehl-i Beytime sarılırsanız asla sapmazsınız,” diye buyurdu. Çünkü Kur’an’da yeteri kadar ayet ve ilke vardı. Ehl-i Beytte de o ilkelerin sağlıklı anlayışı ve pratiği vardı. Çünkü Ehl-i Beyt işin içinde idi ve dinin asıl varisleri idi. 


Fakat Hz. Muhammed’in vefatından kırk sene sonra; O’nun ezeli düşmanları olan ve mecburiyetten Müslüman görünen Emeviler, karşı devrim yaptılar. İşi Ehl-i Beytten aldılar, onları katle ve sürgüne maruz bıraktılar. (Bunlar Tarihen sabittir.) 


Çok geçmeden “Size Kur’an ve Ehl-i Beytimi bırakıyorum” vasiyetini Kur’an ve Sünnetimi bırakıyorum, şekline çevirdiler. Çığır ve pratik demek olan sünnet kavramını da Emevilerin izin verdiği kadar bize gelen hadis rivayetlerine çevirdiler. Ve maalesef asıl çığır ve pratikleri bilenler susturuldu, öldürüldü veya zehirlendirildi. 


Bu rivayetlerin sahibi olan Ehl-i Hadis, tarihte Kur’an’ı, aklı, ilmi ve yorumu esas alan, başta Ehl-i Beyt İmamlarını ve Ebu Hanife gibi Büyük Mezhep İmamını çok yorduğu gibi İmam Eşari ve İmam Maturidi'yi de sapıklıkla suçladılar. En son Vehhabiliğe dönüştü, sonra İşid ve El-Kaideye dönüştü. Bunlar Hadis, Kur’an’ın hükmünü kaldırır, diyorlar. Yorumu, aklı ve bilimi esas alan herkesi tekfir ediyorlar. 


BÖYLELİKLE HZ. MUHAMMED’İN MESAJI BİRÇOK KONUDA KAYBOLDU. 


Bu konulardan biri Kur’an’ın cihad anlayışı, diğeri de Kur’an’ın Ehl-i Kitapla ilişkisi. 


Bu konuda Kur’an’ı esas alarak yedi not burada yazacağız. Gerisini ilgili makalelere havale edeceğiz.

Dinler Arası Esas Ortak Noktalar ve Detaylardaki Farklar

Din, kaynak itibarı ile ve mahiyet itibarı ile hayat ve biyoloji ile özdeş olduğundan o da hayat gibi sadece bir tanedir. Fakat çeşitleri ve şekilleri renkli renkli ve değişik olur; yani ihtiyaca binaen özünden bir şey kaybetmeden, değişik formlar ve şekiller alır. 


Evet din de, hayat da köken itibarı ile gaybidirler, metafizik asıllıdırlar. Sonsuzluk içerirler. Fakat dar dünyanın imkânlarına ve şartlarına göre şekil alırlar. Varlık da gerçek manası ile sadece Birdir. Ortamların ve uzamın kabiliyetine göre tecelli edip şekiller alır. Fakat hiçbir zaman bu bireysel şekiller O sonsuz varlığın aslını tam manası ile temsil edemezler. Çünkü biri sonsuzdur, diğerleri ise sonludurlar. 


Hemen belirtelim ki; gerek varlığın gerek dinin bütün bu çeşitlerine rağmen beş temel renkte hepsi birleşirler. 


1- Kutsallık... 

2- Tevhit ve birliği esas almak... 

3- Samimiyet ve uhreviliği esas almak... 

4- Varlığın özü olan düzen ve yasayı yaşatmak... 

5- Dünya ve ahirette gelişmeyi ve mutluluğu gerçekleştirmek... 


Bütün semavi kitapları incelediğinizde, bütün ayet ve pasajlarında bu beş temel rengi görürsünüz. Ve semavi kitapların hiçbirinde dinler kelimesi geçmiyor. Sadece din kelimesi tekil olarak geçiyor. 


Evet, Allah’ın bir olduğu gibi, din de hayat da birdir. Fakat dinin pratiklere geçirilmiş şekilleri olan şeriatlarda, metot ve yöntemlerde çeşitlilik olabilir. Ve bu da insanlığın terakki etmesi için ilâhî bir tetiklemedir. Asıl kınanan durum, dinlerin yanlış anlaşılmasından kaynaklanan milliyet haline gelen bencil davranışlardır. Maide suresi 48. ayetin ifadesi ile şeriatlardaki bu çeşitlilik bir yarış kaynağıdır. Onun için milletler arasında düşmanlık olabilir. Fakat dinler ve özellikle semavi kitaplar arasında düşmanlık olamaz. 


Kur’ânın birçok ayetinde, Yahudi ve Hıristiyanların yanlış davranışları eleştirilirken, onları Tevrat ve İncil ile amel etmeye teşvik etmesi bunun kesin bir delilidir. Az sonra bu gibi ayetlerin tefsirine geçeceğiz. 


Evet, Kur’ânda dinin hâkim olduğu toplum bahara benzetilir. Orada insanlar vahiy yağmuru altındadırlar. Kimi aklını kullanır, ağaç olur; kimi nefsini dinler, çürür gider. (Bakınız Rum suresi 24. ayet) Tabiatta olduğu gibi; bu bahar ortamının da dört ana rengi vardır. Ortadoğu ortamında bunlar sırası ile Yahudilik, Hıristiyanlık, Mecusilik ve İslam’dır. Diğer dünya kıtalarında bu hakikatlerin ismi değişik olmakla beraber, mahiyetleri birdir.

Marifet Hakkında Beş Not

Birincisi 


Semavî kitaplardan anlaşılan; madde de mana da, gayb de şehâdet de, Allah da Rahman da, İsa da Musa da, kanun da mucize de ve Ha-Mim ile işaret edilen 99 isim de ve Cevşen’de anlatılan 1001 isim ve şuunât da mutlak (sonsuz) bir Hakikatin farklı şüun ve tecellileridir. Dualiteyi ve diyalektiği yani Rahmaniyeti izah eden Rahman suresinde anlatıldığı gibi, bütün zıt varlık ve olaylar, O’nun şüun ve nitelikleridir. Bu noktadan bakılırsa insan için ölüm ve yokluk söz konusu olamaz. Varlıklar ve onların bilinçli dosyacıkları olan kişilikler sadece bir nitelikten diğer bir niteliğe geçiyorlar. Gerçekten Rahman suresi varlığı ve varlığın ikili yapısı olan dualiteyi çok güzel bir üslupla anlattığı gibi; bu ikili yapının bir neticesi olan ve göreceli olarak birbirinden farklı olan şüun ve nitelikleri de birlik ve tevhid çerçevesinde son derece sanatlı bir ifade ile sunmuştur. Evet, O her gün yeni bir şe’ndedir. 


Bu bakış açısı yani varlığı ve varoluşu bir görmek; nitelik ve nesneleri özellikle canlıları birbirinden kopuk, karışıklık içinde kıvranan ve en sonunda yokluğa mahkûm olarak görmemek, birlik kanununun, bilinçli yaradılışın ve tevhid inancının gereğidir. Çünkü en büyük dengesizlik sayılan şirkin varlıkta yeri yoktur. Şirk varsa sistem ve birlik asla var olamaz. Evet, müsbet ilimler bugün bize şu gerçeği gösteriyorlar: Bütün bu zıtları dengeleyen ve bu şüunata hayat ve can veren ve kâinatın ve hayatın işletim sırrını izah eden Sibernetik ilmine işaret eden Adl ismi ve niteliğidir ki; İmam-ı Azam’a göre en büyük ism-i azamdır. 


Evet, hiçbir şey tek başına O değildir. Fakat O her şeydir. Yani sonsuzdur. Ve her şeyin ruhu ve özü olan dengedir; El-Adldir. Hayat hakikati ile eşdeğerdir. Zaman ve mekândan münezzeh olduğu gibi kâinatın dışında olmaktan da münezzehtir. Ahmed-i Hani’nin tabiriyle O, sadece ene’l-hak değildir. Gerçek manada O, Vahid-i Mutlaktır.

Son Mülahazalar

Aslında bu gelen 10 madde hakkında hiçbir not yazmak istemiyordum. Çünkü bana göre, elinizdeki, İncil ile ilgili bu kitaptaki konular, çok net ve açıktır. Ve açık olan bir konuda ehl-i kitap ile ilgili bu 10 madde yazılmış oldu... Evet, bu meseleler, çok açık da olsa, bütün dünyayı hatta ahiret hayatını ilgilendirdiği için ve çoğu kişilerce ve toplumlarca yanlış anlaşıldıklarından, söz israf etmek hoşuma gitmez. Fakat bir kısım dostlarımın ısrarı üzerine ehl-i kitap hakkında genel evrensel değerler itibarı ile bir miktar izahat vermek israf sayılmaz. 


İşte Madde 1: 


Bir kısım Müslümanlar, rivayetçilerin tazyikiyle Abbasî döneminin ortalarından itibaren, ehl-i kitap olan Semavî dinlere bağlı kişileri müşriklerle ve mülhidlerle bir ve aynı terazide tuttular. Bu, açıkça Kur’ana aykırı bir durum idi. Çünkü ehl-i kitap, ahirete, vahye ve helal-harama inanır; İslam toplumu içinde yerleri vardır. Müşrikler ve mülhidler ise asla böyle evrensel değerlere inanmazlar ve sistem dışıdırlar. (Bu konuda bakınız: Mâide, 45-48; Âl-i İmran, 113- 115; Bakara, 62; Mâide, 69...) 


Madde 2: 


Tevbe Suresi, ayet 29, Ehl-i kitaptan olup da, Allah ve ahiret inancını yitirmiş ve gerçek dinî yaşama bağlı olmadığı halde yaşayanların dahi, belli bir vergi karşılığında yaşamalarına izin veriyor ve onları, necis ve hiçbir değer tanımayan müşriklerle bir tutmuyor... Çünkü gelenek tarzında dahi olsa, böyle eskiden ehl-i kitap olanlar, bir kısım medenî ve insanî değerleri yaşayabilirler. (Bkz: B. S. Nursî, Sözler, 24. Söz, 5. Dal) 


Fakat ahirette, böyle dindışı yaşayanların bir nasibi olamaz. Yani ahiret itibarı ile böyleler, müşriklerle eşit olacaklar ve ceza çekecekler; eğer kendilerine doğru ve isbatlı bir dini tebliğ yapılmış ise... (Bkz: Beyyine Suresinin tümü..) 


İşte cizye meselesi sadece böyle iken yani yarım yamalak bir şekilde ehl-i kitap geçinenler için iken, Müslümanlar, yanlış yapıp, bütün dindar ehl-i kitabı cizyeye (özel yaşam vergisine) tâbi tutmuşlardır. Kur’ana aykırı davranmışlardır.

Kur’an ve Ehl-İ Kitab veya Özgürlük ve Tutsaklık veya İman ve Şirk

Böyle bir konuyu yazmaya ve değişik başlıklar koymaya beni iten, toplumumuzdaki, belki de dünyadaki kavram kargaşasıdır. Bu kargaşa bazen öyle zararlı oluyor ki, okyanusu küçücük bir göl yapar. Bazen de bir tekne suyu, bir deniz yapar. 


Özellikle dinî konular, 1000-2000 sene önceki literatüre dayandığı için ve bu asırda çıkarcılık, dünyevilik ve maddi hayat biçimi her şeyi kendine alet ettiğinden en çok su-i istimal edilen kavramların başında geliyorlar. 


İşte sosyolojik ve insanın iç dünyası gibi değişik alanlarda kullanılan yukarıdaki temel kavramların doğru anlamlarını ve yanlış kullanıldıkları yerleri sırasıyla anlatacağız. 


Ben yazılarımda ve konferanslarımda daima işin müsbet taraflarını anlattım. Eğer kritik ve tenkit etmem gereken bir yazı olmuşsa, o da samimiyetimi iyi bilen yakın çevremin çalışmaları ve yazıları olmuştur. Ve şahsa özel kalmıştır. 


1) Denge... Başka bir tabir ile adâlet. Evet, bugün her zamandan daha fazla anlaşılmıştır ki; din de, fizik dünya da, sosyal ve psikolojik alanlar da sibernetiktir. Varlıkları ve var olabilmeleri ifrat ve tefritten uzak olup, vasat ve dengeli olmaları iledir. 


Bu kanunun öyle geniş bir uygulama alanı var ki, diğer doğal ve dinî ve sosyal yasalar buna boyun eğmek zorundadırlar. Eğer boyun eğmezlerse ya ufalıp uç olacaklar veya varlık sahnesinden silinecekler. 


2) Din... Etimolojik ve terim olarak, belli bir inanca veya hakka (gerçeğe) dayalı olarak kurulan düzen demektir. Borç manasına gelen deyn kelimesi de bu kökten geliyor. Çünkü borcu ödemek bir ilke ve inanç gerektirir. Ve düzeni sağlar. Âhiretteki din günü de bu manadadır. Yani herkesin hakkının ödendiği ve nihaî düzenin sağlandığı gün demektir. 


Eğer denilse, doğal ve tabiî düzen yeterlidir. Neden ayrıca bir peygamber gönderiliyor? Ve ayrıca ilkeler ve yasalar yazılıyor? 


Cevap şöyle olur: Varlığın 3 temel sacayağı var. a) Enerji (Madde). b) İlim (Onu şekillendiren yazılım ve bilgi.) c) İrade (Sonsuza dek açılım ve gelişme isteği) 


Tabiat normal normları ile bu 3 sacayağını oluşturuyor. Fakat soyut seviyeye çıkamıyor. Veya istenilen kalite elde edilemiyor. İşte bu ikinci gaye için, Allah, hayvanlara özellikle arı ve karıncalara bir yönetici kraliçe yarattığı gibi, insanlık dünyası için de peygamberler gönderir.

İslam'da Cihad Kavramını Doğru Anlamak İçin Yedi Giriş

Cihad bireyin ve toplumun hatta çevrenin bozulmasını önlemek için yapılan her türlü gayret demektir; savaş da dahil...

İslam dini bu ameliyede öncelikli olarak barış yolunu seçer.

Savaş başka çare kalmayınca  belli bir hukuk çerçevesinde başvurulan bir araçtır.


Bu konunun detayını yazıya havale edip burada altı notu hatırlatmak gerekir.


1) Savaşta ganimet asıl amaç değildir. Karşı düşman bir daha güçlenmesin diye stratejik bir iştir. Eğer bu strateji yoksa mal ve mülk sahiplerinin elinde bırakılır.

Ganimetler öncelikli olarak fakirlere ve kamuya verilir. (Enfal, 1-2)


2) Gerek cihadın ve gerek savaşın en nihai amacı kimsenin zorla dininden caydırılmamasıdır.

Bu caydırmanın ismi Kur'anda fitnedir. Kur'an'da dört beş yerde geçiyor.

Fitne doğru hedefinden seni zorla caydıran iş ve eylem demektir.

Güzel kadına da fettane denilir, çünkü cazibesiyle kişiyi helalinden vazgeçirip, harama götürür.


3) İslam'da cihad savunmaya yöneliktir. Yani sen savunmazsan karşı taraf gelir seni dininden vaz geçirir. (B. Said Nursi, Lemeat)


4) Eskiden insanlar vahşi olduğu için kuvvet ile ikna olurlardı. Dolayısıyla İslam zaman zaman kılıç kullandı. Şimdi medenidirler, kılıç ve kuvvet ile ikna olmazlar. Şimdi delil ve burhan lazım ikna için.

Şimdi medeni dünyaya asla kılıç kullanmamalı. İlim, burhan ve sanat silahını kullanmalı. (B. Said Nursi Makaleler)


5) "Ben insanlarla La ilahe illallah demelerine kadar savaşmakla emredildim," rivayeti Hz. Muhammed'in 23 yıllık Peygamberlik hayatına ve Kur'an'ın barışı ve antlaşmayı emreden ayetlerine aykırıdır.

Mütassip Muhaddislerin uydurmasıdır. Evet tarihte Muhaddisler bugünkü Cihatçılar gibi savaştan başka bir çare öngörmüyorlardı. Maalesef  İslam Tarihine egemen olan bu anlayıştır.

Hatta bu anlayış İslamın diğer Fıkıh mezheplerini dahi bastırmıştır..

Muhaddisleri dinlersek hepimiz Işidçi ve El-Kaideci olmamız lazım.


6) Bu Çarşamba günü Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Batının İslam Dünyasına üstün gelmesinin sanayi, sanat, sömürgecilik ve sinema gibi beş-on sebebini anlattı.

Maalesef en önemli sebebini anlatmadı. O da Batının Kiliseyi de İslam Alemini de hatta bütün dünyayı da fenleri, ve bilimiyle mağlup etmesidir.

Cumhurbaşkanı maalesef bilimin önemini bilmiyor. Bilseydi Adem ve Havva meselesinde birilerinin dilini koparmak üzere vaatte bulunmazdı.


EVET BU ASIR BİLİM ASRIDIR, EN GÜÇLÜ VE KARŞI KONULMAZ SİLAH BİLİMDİR...