Makaleler
Dinî Alan, Alarm Veriyor
Sekiz bin senedir yani Sümer İmparatorluğu zamanından beri var olan böyle bir sorunu dile getirmek ve ona çözüm bulmak, elbette ki bir makalenin hacmini çok fazla aşar. Fakat bu sorunun iki bin kesitinden sadece iki kesitin sosyolojik analizini yazsak ve birey bazında iki milyar numuneden iki koyu dindar ama sonra yakın zamanda ateist olan iki ferdin (Kerem ve Mehmed) ateist olurken söyledikleri gerekçelerini tahlil etsek, galiba yarı yarıya aydınlanmış çağımızı ve içinde yaşayan sekiz milyar insanı anlamak için çok iyi ve belgesel bir çalışma olacaktır. Bunun sonucunda göreceksiniz; dünyanın en değerli ve en doğru ve en faydalı bilgileri, zır ve zalimane bir cehalete dönebiliyor; insanlığın gelişimi için en iyi ilaçlar zehir olabiliyor. Şöyle ki:
Birinci Kesit: Bugünkü İsrail devleti ve milletidir.
1- Kendilerini seçilmiş en üstün millet olarak görüyorlar. Onun için İsrail Oğulları ismini kimseye kaptırmıyorlar. Çünkü 6000 senelik süreçte gelen bütün peygamberlerin zürriyeti olarak kendilerini görüyorlar. Bunu bir de Kur’an’ın dahi tasdik ettiği Tevrat’a isnat ediyorlar.
2- Allah, Orta Doğu topraklarını, İbrahim ve zürriyetine vaat etmiştir.
3- Dedemiz Yakub, Allah ile güreşti ve Yakub’un üstünlüğünün işareti olarak Yakub, Allah’ı yendi, İsrail ismini aldı, diye Tevrat’tan nakil yapıyorlar. (Tekvin)
4- Allah birdir, din de birdir, o da Yahudiliktir. Dolayısıyla diğer dinler geçerli değiller.
5- Tevrat tam bir mucizedir, Allah onu kendi elleri ile taşa (tabletlere) yazdı, Musa’ya verdi.
Bu gibi bilgiler ve iddialar çoğaltılabilir. Şaşıracaksınız ama bunlar hepsi de tamamen doğrudur, fakat yüzde yüz mana kaybına uğradıkları için, bugün çok değerli ve bilge Yahudileri dünyaya rezil etmiştir. Onların çoğunu ırkçı ve zalim yapmıştır. Dünyanın yüzde doksanını kendilerine düşman etmiştir. Burada bu beş maddenin gerçek ve doğru sosyolojik ve dini güzel manalarını vermeden önce, kısa-kısa üç anekdot olarak Yahudilerin menşeini ve kaybolmuş tarihlerini yazmamız gerekiyor.
Aydınlanma Süreci: Ne idi, Ne oldu, Nereye varacak?
Gerek evren gerek biyosfer denilen canlı alem ve gerek soyut kavramları öğrenebilen insanlık dünyasının, Hegel’in (1770-1831) aşkın diyalektik dediği ikili bir temeli vardır. Artı-eksi, sıcak-soğuk, soyut-somut, iyi-kötü, dişil-eril, fakir-zengin, güzel-çirkin, akıl-kalp, inanç-bilim gibi malzemeler bu ikili temeli dolduruyor. Bu ikili yapı, bizzat dinlerin yapısının da vazgeçilmez bir gerçeğidir. Şöyle ki:
Kur’an, İslamiyet’in, 4000 yıl öncesine dayanan Hz. İbrahim dininin aynısı olduğunu söylüyor. (22/78) Bu dinin ismi, İslam’dır. İslam, bütün çelişkili zıtları dengelemekle barıştırıp, yaz ve kışı bahar yapmaktır. Hristiyanlığın ruhaniliği esas alması, Yahudiliğin devlet ve şeriatı esas alması, tarihî mecburiyetten kaynaklanmış bir sapmadır. Yoksa onlar da aslında İslam idiler. (3/84) Evet, Yahudilik, Musa ile Harun’un (şeriat ile velayetin) birliği idi. Hristiyanlık da Tevrat ile İncil’in (akıl ile kalbin, bilim ile ruhaniliğin) beraberliği idi. (Matta, 5) İsa, İncil’de, Ruhu’l-Kudüs yanında beraberinizdeki nur (ışık) dediği bilimlerden de söz ediyor. (Yuhanna, 12/36)
Başa dönersek, insanlık sekiz bin sene mitos ile logos dengesini korumuştur. Fakat Milattan önce 700’lü yıllarda, refah ve özgürlükten dolayı logos ve felsefe öne çıktı. Yüzlerce felsefe akımı, mantar gibi türediler. Bu felsefeler o kadar çok ve farklı görüşleri öne sürüyorlardı ki, varlıkta ve hayatta hiçbir hakikat ve anlam yoktur, varsa da biz bilemeyiz diyen sofist akım ortalığı kapladı. Sonra Sokrat ahlak ilkesiyle, Platon ideler ve ruhanilik ilkesiyle, Aristo mantık ve bilimler gücüyle bu Sofist akımı kırdıysa da anlaşılan bu üç kollu akım, Miladi 325’lerde yine güç kazanmış ki devleti eline geçiren Hristiyanlık dini, bütün felsefeleri yasak etti. İş tamamen ezber ve taklide döndü.
Maalesef, insanlık alemindeki kutsal diyalektik bu şekilde kaybolunca Bizans İmparatorluğu, gittikçe zayıfladı. Roma devletinden sonra ortaya çıkan Avrupa devletleri de iyi bir performans gösteremediler. Allahtan Müslümanlar, Yunan’ın Logos ve Mitosa dayanan felsefi ve bilimsel birikimini 9. asırda Arapçaya çevirmişlerdi. Bu birikim, 11. ve 12. asırlarda Endülüs ve Sicilya üzerinden Batıya geçti. Sonra İstanbul’un Fethi ile, ambarda duran Yunan’ın kendi bilimsel klasikleri de Batıya kaçırıldı; Avrupa, 14, 15 ve 16. asırlarda, bilimlerin ışığının doğuşu demek olan Rönesansı yaşadı.
Asıl Beka Sorunumuz Kur'an'ı Anlamamaktır
Talha Hakan Alp, Mustafa Öztürk ve Dücane Cündioğlu Hocalarım, birçok ilimlerde usta da olsalar, Kur'an'ı anlamada sıkıntı ve sorunları vardır. Kur'an'ın mucizeliği tarihte abartılmıştır, diyorlar. Çünkü onlar Kur'an'ı Allah'ın sözü değil de sokak dili ile okudukları için bir insanın ürünü diye kabul ediyorlar.
Gerçi benim Kur'an'ın Evrenselliği ismi altında üç cilt çalışmam var. İnternette bulunuyor. Fakat bu gece yazdığım üç ayetin güzel nüktelerini siz değerli dostlarımla paylaşmak istiyorum. İnşaallah hem o Hocalarıma hem siz değerli dostlarıma bir nefes aldırır. Başta gençlerimiz olmak üzere insanımız Varlık ve Hayatta hakikat yoktur, deme bataklığından kurtulur.
İlme talip, hakikati arayan herkese sonsuz selam ve saygılar.
Müsteşriklerin (Oryantalistlerin) Kur’an Hakkındaki İthamları
Oryantalizm; diğer bir deyimle Şarkiyatçılık, Yakın ve Uzak Doğu toplumlarının, gelenek ve dinlerinin, kültürlerinin, dillerinin ve halklarının incelendiği Batı kökenli araştırma alanlarının tümüne verilen isimdir. Evet, Batıda özellikle üniversitelerinde böyle bir akım ve bu manada bir bilim dalı vardır. Fakat maalesef, Japonya’yı istisna edersek biz Doğulularda Westalizm diye bir sektör ve bir bilim dalı yoktur. Biz bir türlü Batılılaşamıyoruz. Onun için bizde, ahlakımızda ve sanayimizde her şey taklit ve çürük kalıyor. Dolayısıyla Batılılar, bizim onlara karşı olan acemice tutumumuza Oksidentalizm (ötekileştirme, düşman belleme) diyorlar.
Yazımızın konusu olan bu ithamların hepsini değil de sadece beş önemli ve kimsenin cevabını tam bilmediği meseleleri işleyeceğiz ve sözü çok uzatmadan onların analitik bilimsel cevabını, özet ve detaylı iki-üç katman olarak vermeye çalışacağız. Çünkü bu konuda, yeterli olmazsa da müstakil hacimli kitaplar var.
A- Kur’an, Âdem konusunu Tevrat’tan almıştır. Tevrat da bunu Sümer Efsanelerinden almıştır. Bu kıssa, tamamen mitolojik bir şeydir. Bunun bilimsel bir değeri olmadığı gibi, dinî bir değeri de yoktur.
B- Kur’an, 5/116-120’da uzun uzadıya, Hristiyanların Hz. İsa’nın anası Meryem’e taptıklarını dillendiriyor. Halbuki böyle bir şey ne Tarihte ne de bugün vaki değildir.
C- Kur’an, 19/27-28’de“Ey Harun’un kız kardeşi olan Meryem, baban kötü bir adam değil idi, anan da fahişe değil idi; sen nasıl bu uyduruk çocuğu başımıza bela ettin, dediler.” diyor.
Müsteşrikler ise diyorlar ki: “19/27-28-66/12. Ayetlerde, Muhammed, Musa ile Harun’un kız kardeşi olan Meryem’i ondan 1400 sene sonra gelen, İsa’yı doğuran Meryem ile karıştırıyor. Ona Harun’un kız kardeşi, İmran kızı Meryem diyor.”
D- Kur’an, 9/30’da “Yahudiler, Ezra Peygamber hakkında, o, Allah’ın oğludur, diyorlar,” diyor. Müsteşrikler ise ne Tarihte ne de bugün öyle bir şey vaki değildir, diyorlar.
E- Mustafa Kemal Paşa “Kur’an, 111. Surede, var oluşu ve özel ismi hakkında tartışmalar olan bir amcası için çok ağır beddualar ediyor. Ve bir sureyi o beddualara ayırıyor. Bunun din ile, vahiy ile özellikle Türk Milleti ile ne ilgisi olabilir!” diyor.
İşte biz önce, burada bu konuların anlaşılması için beş bilimsel, biyolojik, tarihi, ontolojik ve antropolojik bilgi vereceğiz. Sonra bu konuların detaylı açıklamasına geçeceğiz ki yazılanlar havada kuru iddialardan ibaret kalmasın. Ve anlaşılsın ki dini bilgiler eğer anlaşılsalar bilimsel verilerden çok daha derindir, yok eğer anlaşılmazlarsa her konusu her cümlesi keskin bir hurafe olur.
Prof. Dr. Ahmet Akgündüz’ün Muhakemat Çalışmalarının Raporu
Bu rapor, Ahmet Bey’in çalışmalarının %90-95 eksik, yetersiz ve yanlış olduğunu belgeleyecektir. Peşinen söyleyeyim, onun şahsı ile ilgili benim bir sorunum yoktur. Hatta çalışkanlığından ve ihlasından dolayı sevgi ve muhabbetim dahi vardır. Fakat bilgi toplarken iyi bir eleştirmen olmadığı anlaşılıyor. Eleştiri, elemekten geliyor. Yani alim kişi birçok bilgi görür; fakat onların doğru ve yanlış olanlarını ayıklar; gerçek manada muhakkik ve araştırmacı olur. Ahmet Bey ise, böyle davranmamıştır. Normalde, dili bugünkü nesillerce ağır olan bu Muhakemat kitabını açıklaması gerekirken, ilişkili olup olmadığına bakmadan üstelik kitabın içindeki o pırlanta bilgileri hiç açmadan onu haşiyeler ile şişirmiştir.
Bu raporda detaylı olarak 200 tane yanlış ve eksiği dillendireceğiz. Fakat detaya girmeden önce beş temel ve her sayfada tekrarlanan beş yanlışı burada hemen kaydetmemiz gerektir.
Peşinen söylüyorum, benim amacım birilerini kınamak veya kızdırmak değildir. Bir Nur Talebesi olarak, Nur Cemaatinin, İslam Aleminin ve hatta bütün insanlığın ilimde terakki etmesinden kendimi sorumlu hissettiğimdendir, yazdıklarım.
İslam Kelimesi: Sözlük ve Din Olarak
İslam kelimesinin kökü silm kelimesidir. Bu ise soyut mana ve deyim olarak, barış demektir. Somut manası da merdiven demektir. Çünkü merdiven, aşağı ile yukarıyı birleştirip barıştırıyor. İslam kelimesi, İf’al kalıbının altı manasından en çok kullanılan, kök kelimeleri geçişli (müteaddi) yapmaktan, barıştırma demek oluyor. Peki neyi barıştırıyor? En başta fakir ve zengini, soyut ile somutu, doğu ile batıyı, Musa ile İsa’yı, toplum ile bireyi, madde ile manayı, dünya ile ahireti, kadın ile erkeği ve en önemlisi de iman ile bilimleri barıştırıyor.
Tarihte birçok uç dinler, mezhepler ve siyasi akımlar hep var olmuştur. Semavi yani vahiy ile gelen dinlerin ise, (4/163; 42/13) Nuh’tan Muhammed’e kadar hepsinin ismi İslam’dır. Fakat şiddetli ihtiyaca binaen onlar da bazen uç olabiliyorlar. Şöyle ki:
Kur’an, İslamiyet’in, 4000 yıl öncesine dayanan Hz. İbrahim dininin aynısı olduğunu söylüyor. (22/78) Bu dinin ismi İslam’dır. İslam, bütün zıtları dengelemekle barıştırıp yaz ve kışı bahar yapmaktır. Hristiyanlığın, Budizmin ve daha sonra İslam Tasavvufunun ruhaniliği esas alması, Yahudiliğin ve İslam Fıkhının devlet ve şeriatı esas alması, tarihî mecburiyetten kaynaklanmış birer sapmadır. Yoksa onlar da aslında İslam idiler. (3/84) Evet, Yahudilik, özünde ve temelinde Musa ile Harun’un (şeriat ile velayetin) birliğidir. Hristiyanlık da özünde ve temelinde Tevrat ile İncil’in beraberliğidir. (Matta, 5)
Safsata ve Hakikat Kelimelerinin Etimolojisi
Medeniyetin başlangıcı kabul edilen 12 bin sene öncesinden ta M.Ö. 700’lü yıllara kadar, insanlar mitolojik düşünürdü. Yani uyanıkken bile rüya görür gibi, kavramları somut olarak anlar ve anlatırdı. Her şeyi, canlı ve ruhlu birer tanrı (melek) olarak görüyorlardı. Onlar meleklere de tanrı diyordu. Çünkü Tanrının da meleklerin de öz varlığı, yazılım ve bilgidir. Demek her ikisi de ölümsüz olduklarından dolayı ortak isim almışlardır. Arapça ve İbranicede de Tanrıya Melik, meleklere de melek ve melaike denir. Yani değişen bir şey yoktur. Fakat arkeologlar bu farka dikkat etmemişlerdir.
Evet, o kadim dönemlerde, soyutu kavrayan üst korteks (akıl) fazla çalışmıyordu. Onun yerine bilinçaltı (kalp) çok çalışırdı. Sonra Yunanlıların yaşadığı site devletlerde gerçekleşen özgürlük ve refahtan dolayı, soyut düşünce filizlenmeye başladı. Bilim ve felsefe ekolleri ortaya çıktı. Yüzlerce farklı fikir ve ekoller o kadar ileri gitti ki, varlık ve hayatta hakikat yoktur; varsa da biz asla bilemeyiz, diyen Sofistler (sofizm) meydanı aldı. Bu kelime, Yunanca bilgelik ve bilim demek olan Sofya kelimesinden türemedir. Ayasofya (kutsal bilgelik) kelimesi de buradan geliyor.
Çok acıdır ki, Sokrat, Platon ve Aristo gibi dev filozoflara rağmen ve iki bin yıl insanlığın kullandığı ahlak, ruhaniyat ve bilimlerine rağmen; gerçek felsefeci biziz, diyen bu sofist akım, Yunan bilim, medeniyet ve felsefesini bitirmek üzere iken Hristiyanlık, Bizans’ı elde edince artık bütün felsefeleri yasak etti. İslam dünyasında da Gazali, böyle bir yasağı Selçuklu devleti eliyle uygulattı. Bu da çok daha sonra dünyada özellikle Avrupa’da materyalizm safsatasını doğuracaktı.




