Makaleler

Kürt Açılımı Üzerine Siyasî Düşünce Notları

Bu meseleyi bütün boyutları ile bilmek için; dünyanın siyasi ve ekonomik yapısını 1700’lerden ele alıp dersler çıkarmak ve meselenin sosyolojik arka planını görmek gerekir. Çünkü bu soruna günlük siyasî sorun olarak bakarsanız ne sorunun sebepleri anlaşılır ne de gerçek bir çare bulunur. 


İşte ilk önce etnik milliyetçilik, ulusal milliyetçilik ile dinî ve ekonomik bloklar milliyetçiliğini kelime bazında bir miktar açalım, sonra bunların dünyadaki gelişimini ve Osmanlı dünyasındaki geçmişlerini görelim.

Kötülük Problemi ve Bediüzzaman Said Nursî Teodisesi

Din felsefesinde en çok tartışılan konulardan biri olan kötülük problemini ele almamızın sebebi, bu probleme mutlak manada bir çözüm getirmek değil – kötülük mefhumu bir problemden öte problematik olarak karşımızda durarak sınırlarımızı aştığından – bu konu hakkında din felsefesi nezdinde ne gibi yaklaşımların bulunduğu, kötülük problemi ile kast edilen sorunun ne olduğu ile ilgili özet bir şekilde bilgi vererek muhatabın bu konu hakkında aşağı yukarı zihninde bir tablo oluşturmaktır. Bu amacı güttüğümüz için giriş ile birinci bölümü bu çerçevede oluşturduk.


İkinci bölümde ise Said Nursi’nin kötülük problemine olan yaklaşımını ele aldık. Her ne kadar Said Nursi’nin kelamcı kimliği ve bugün bir kısım insanların zihninde siyasi gerekçeler sebebiyle olumsuz izlenim bırakan Nurculuk hareketinin kurucusu olması hasebiyle din felsefesi açısından kötülük problemine olan yaklaşımını ele almanın çok da yerinde bir çalışma olmayacağı şeklinde görüşler olsa da biz buna katılmamaktayız. Çünkü bugün gerek ulusal gerek uluslararası arenada Müellif adına birçok yüksek lisans ve doktora tezleri yazılmakta ve adına kürsüler kurulmaktadır. Ayrıca küçümsenmeyecek derecede hem yetkinlik hem de kemiyet açısından birçok konuyu –özellikle iman meselelerini – ele alan yaklaşık 6000 sayfalık bir külliyata sahiptir. Bunun yanı sıra kötülük problemine yaklaşımında sadece kelamcı kimliğiyle ya da Kuran’ı referans alarak çözüm getirme yoluna başvurmamış, felsefî diyebileceğimiz çözümleri de probleme olan itirazlara karşı öne sürmüştür.


İkinci bölüm Müellifin yaklaşımı üzerine kurulu olduğu için külliyattan alıntılar ile düşüncelerini vermeye çalıştık. Fakat külliyat dili bugünün Türkçesi ile anlaşılamamaktadır. Hatta külliyat içindeki eserler arasında bile dil farkı bulunmaktadır. Mesela, Muhakemat, 1911 Osmanlı Türkçesi ile yazılmışken Lem’alar, 1934 Osmanlı Türkçesi ile yazılmıştır ki bu yıllar arasında dilde büyük ölçüde bir değişim olmuştur. Bu sebeple yapılan alıntılarda bazen sırf pasajı bugünün Türkçesine çevirmekle yetindik, bazen verilmek istenilen mana pasajdan anlaşılamayacağından pasajdan çıkan anlamı yansıtmaya gayret gösterdik. Bu yöntem bütünüyle manayı aksettirmek üzere kurulduğundan bazı yerlerde kendi cümle ya da kelimelerimiz için parantez kullanmak mümkün olmamıştır. Fakat çok nadir de olsa bütünüyle manayı aksettirme ihtiyacı hissetmediğimiz pasajlarda parantez ile eklemelerimizi belirttik.


Şunu da özellikle belirtmek isterim ki bir şahsiyeti beğenmek veya o şahsiyetin düşüncelerinden istifade etmek veya merak insiyakıyla o şahsiyetin belli bir konu hakkında ne gibi düşüncelere sahip olduğunu araştırmak, o şahsiyete nispet edilen bir ekol, akım, mezhep, tarikat veya harekete mensup olmayı gerektirmez. Nitekim Whitehead hakkında yapılan bir çalışma o kişiyi bir Süreç Teolojisi taraftarı, Mevlâna Celalettin Rumî’yi araştırmak ya da düşüncelerinin taraftarı olmak o kişiyi Mevlevî tarikatı mensubu yapmayacağı gibi Said Nursî’yi araştırmak ve düşüncelerinden yararlanmak da o kişiyi Nurcu yapmaması gerekir. Fakat ülkemizde böyle bir ön yargı oluşmuştur. Bunun kırılmasını temenni ederiz.


Herkesin az veya çok, önceden, şimdi veya daha sonra evrende kötülüğün neden var olduğu ile ilgili birtakım soruları olmuş, oluyor ve olacaktır. Bu açıdan, bu çalışmamızın ufak da olsa bir fayda vermesi bizi gerçekten mutlu edecektir.


Kısa bir süre zarfında ve birçok meşguliyet ile birlikte yürütülmesi sebebiyle çalışmamızın içinde barındırdığı eksiklikler ve hatalardan dolayı okuyucularımızın bunu mazur görmesini talep ederiz.


Risaleleri daha iyi anlamada benden sonsuz yardımlarını esirgemeyen babam Bahaeddin Sağlam’a teşekkür ederim.


Zehra Saldıran

İstanbul 2009

Risale-i Nur'da Felsefe Eleştirisi Kitabının Raporu

(Değerli kardeşimiz Prof. Dr. Neşet Toku’nun “Risale-i Nur’da Felsefe Eleştirisi” adlı kitabının sadece yirmi sayfasındaki (85-104) yanlışların tesbiti ve tashih raporudur.)


Sh: 85


1- Bediüzzaman hakikat tartışmalarına Kur’anî yolu, müstakil ve asıl yol diye dâhil etmesinin gerekçesini şöyle temellendiriyor… İşte bu sözdeki zaaf ve yanlışlar:


a) Hakikat tartışmaları ifadesi yanlıştır. Doğrusu, "Varlıkta ve kâinatta hakikat var mı? Yok mu?” gibi bir deyim olmalı. Ayrıca Bediüzzaman böyle bir tabiri de kullanmaz. Hakikat arşına (semasına) çıkan yolların ve miraçların en sağlamı, en kısası Kur’an’dır, diyor. (Nokta Risalesi)


b) Kur’anın hakikatin şahidi ve belgesi olması, Asr-ı Saadetten beri var olan ve kullanılan asıl bir yoldur. Bediüzzaman ile literatüre dâhil edilmiş değildir.


c) Kur’anî yolun müstakil bir yol olması, anlamsızdır. Çünkü her yol zaten kendine özgü bir yoldur. Ayrıca yazarımız Akli burhanlar üzerine tesis edilmiş olan Kur’an, diyor. Demek Kur’an’ın müstakil ve asıl yol olduğunu kendi kendine çürütmüş oluyor.


2- Kur’an, aslî ilimlerin hayati noktalarını içeren bir özdür. Tezhibirruh, riyazatül- kalb, terbiyetül- vicdan, tedbirul-cesed, tedvirül-menzil, siyasetül- medeniye, nizamatül-âlem, adab-ı içtimaiye, hukuk, muamelat içermiştir. İşte bu sözde de zaaf ve yanlışlar vardır. Şöyle ki:


a) Kur’anın bu gibi psikolojik ve sosyolojik ilimlerin özetlerini içermesi, hakikatin tesbiti çalışması değildir.. Olsa olsa, Kur’anın mucizeliğinin bir nüktesi olur.


b) Acaba yazar da dâhil, Osmanlıca olan, bu ilimlerin isimlerini gerçek manasıyla, hiçbir Nur okuyucusu biliyor mu? Yazar biliyor ise, neden açıklamadı?

Risale-i Nur'un Beş Temel Amacı

Bediüzzaman Said Nursi; zeki, açık zihinli, aktif bir genç olarak eğitimine medresede başladı. Kısa bir zaman içinde medresenin temel bilgilerini aldı. Bitlis Valisi’nin kütüphanesine kapandı; yüz küsur temel eseri ezberine aldı. Daha sonra Van Valisi konağına kapandı; modern fenlerle ilgili ne kadar kitap varsa hepsini inceledi; ve o günün öğretmenleriyle yarışa girdi.

Horhor medresesinde birkaç yıl müderrislik yaptı. 1907’de Doğu ve Batı’yı birleştirecek Medresetüz-Zehra isminde bir üniversite kurmak için İstanbul’a geldi. Fakat Sultan Abdulhamid onun o projesiyle ilgilenmedi. İttihatçılarla olan temasından dolayı delilik yaftasıyla önce tımarhaneye sonra nezarethaneye atıldı.

Nihayet 24 Temmuz 1908’de Hürriyet ve Meşrutiyet ilan edilince o da hürriyetine kavuşmuş oldu. Bu çift kanatlı üniversiteyi kurmak, Bediüzzaman’ın ömür boyu hedefi oldu. Kendisi zekâ, zihin ve güçlü bir hafıza gibi yeteneklere sahip olduğundan asrına sığmıyordu. İnsanlık gibi yüksek yeteneklere sahip bir türün insani yeteneklere uygun gelişmediğini görüyordu. Bunun için dengeli yani soyut değerlerle somut fen verilerini, Doğu ile Batı’yı dengeleyecek bir marifet lazım idi. Marifet o gün Osmanlıcada eğitim manasına geliyordu.

30 yaşını geçen, Doğu ve Batı’yı bilen Hürriyet ve Meşrutiyet tadını alan o günün Bediüzzamanı’nın iki amacı vardı. Birincisi, Osmanlı veya İslam Birliği şemsiyesi altında Kürtler’in ihtilaf (bölünmüşlük), zaruret (fakirlik) ve cehaletten (eğitimsizlikten) kurtulması için demokratik haklara kavuşması… Bunun için Münazaratı yazdı.

Onun ikinci amacı, Asrın seviyesinde, her birisi bir ilim dalında ihtisas yapmış bir heyet tarafından Kur’ana bir tefsir yazdırmak idi. Bunun için de Muhakematı yazdı.

Onun iki evrensel düşmanı da vardı. Biri istibdad ve baskı.. Çünkü biliyordu: Hürriyet olmadan hiçbir gelişme olmaz. O, insanlığın da Müslümanların da Kürtler’in de yeteneklerine uygun olarak gelişmelerinin Hürriyet ile olacağına iman etmişti. İşte bu gaye için de yine Münazarat kitabını kullandı. Marîz bir asrın (insanlığın tamamının,) şanlı, talihsiz bir devletin (Osmanlı’nın) ve alîl (hasta) bir unsurun (Kürtler’in) reçetesi bu Münazarattaki Meşrutiyet ve Hürriyet hakikatleridir, diye kitabının başında yazdı.

Dinsizliğin ve nefsin esaretinin insani bütün gelişmeleri durdurduğunu bildiği için Muhakematı yine bu amaç için yani bütün dinsizlere bir cevap olarak kullandı. Yani Münazaratta da Muhakematta da çift dikişli gitmişti.

Sonra Birinci Dünya Savaşı koptu. İşaratü’l-İ’cazın başında ifade ettiği gibi; bu savaş bir Kıyamet idi. O da Risale-i Nur Külliyatını yazmaya başladı. Toplam 6000 sayfa. Bunda çift dikiş değil de çok amaçlar vardı.

Tarihselcilik ve Evrenselcilik üzerine Düşünceler

Epey zamandır gündemde olan veya zorla gündemde tutulan bir tartışma olması nedeniyle, insan ister istemez bu konudan pek uzak kalamıyor. Ben de tarihselcilerin ve karşıtlarının tezlerine göz atıp kendi oturtmaya çalıştığım Yeni Anlayış çerçevesinde görüşleri değerlendirmeye ve kendime tatminkâr bir cevap bulmaya çalışıyorum epey süredir…


Öncelikle şunu söylemek isterim ki; Kur’an metnini anlamak mevzusu üzerinden başlatılan bu tartışma konusunda net iki zıt kategori yok. Yani evrenselcilik ile tarihselcilik diyalektik çalışmıyorlar. Aksine, birbirlerinin içinde karşı taraftan öğeler ve yöntemler barındırıyorlar. Mevzunun aslında çok ciddi ve temelli olarak ele alınması gerekirken, bizim reyting-reklam-para üçgeninde işleyen medyamıza fazlaca düştüğünden, bireysel şovenizmin, idrak sıkıntılı vasatlığın da kurbanı olmuş gibi görünüyor konu. Bazı zatlar, sırf akıl yürütmeye gayret ettikleri için cahil sürülerin önüne atılmış, ölçüsüz linç ediliyor; kimileri ortamdan istifade kişisel hesaplarının, egolarının peşine düşmüş… Olan yine dine bir musibet gelmesi şeklinde cereyan ediyor maalesef ve pek çok insan için bir fitne (alıkoyucu) özelliği taşıyor bu tartışma ve maalesef taraflar da medyadaki tartışma ve üstün gelme şehvetiyle ifrata kaçmakta bir beis görmüyor, kendilerini rezil rüsva ediyorlar. İnsanlar da sonuç olarak, okun yaydan fırlaması gibi dinden kaçıyorlar veya ciddi mesafe alıyorlar…


Hâlbuki iki yaklaşımın da tanımı, söylemi ve problem alanı net olarak yapılabilse veya ifade edilebilse, sanki bir nebze çözüm adına daha dengeli bir yol alınabilir gibi görünüyor.

Hutbe-i Şamiye'nin Arapçasının Tercümesi

“Devaül- Ye’s: Umutsuzluğun İlacı”


Bismillahirrahmanirrahim


Bütün canlıların takdim ettikleri tebrikler ve senalar “Allah’ın rahmetinden umudunuzu
kesmeyin!”
diyen Allah’a aittir.


Salât, “Mekarim-i ahlakı (güzel ahlakı) tamamlamak için geldim.” diyen Muhammed’in üzerine olsun.


Hamd ve salâvattan sonra: Ey Arab Kardeşlerim! Sizi irşad etmek için bu hutbe makamına çıkmadım. Çünkü bu haddimin üstünde bir şeydir. Tam aksine benim sizinle olan misalim, okula giden sonra akşamleyin babasına dönen ve dersini babasına arz eden bir çocuk misali gibidir. Evet, biz Kürtler, size nisbeten çocuklarız; siz ise bizim üstadlarımızsınız.


Sonra ben bu zamanımızdan öğrendim ki: Ecnebilerin istikbale doğru kalkınmada uçmaları ile beraber bizi Ortaçağlarda durduran altı hastalıktır. Bunlar, umutsuzluğun hayat bulması, doğruluğun ölmesi, adavete muhabbet, nuranî rabıtayı (bağları) bilmemek, her tabakaya sirayet eden çeşit çeşit istibdat, himmet ve alakadarlığın şahsî menfaate hasredilmesidir..


İşte ben, tedavi için esas olan altı kelimeyi (prensibi) size söylüyorum.

Delil-i İnayet ile İsbat

İnayet, itina, mana aynı kökü paylaşan kelimelerdir. İşin sahibinin o iş ile özene bezene olarak ilgilenmesi demektir. Mucize ve kerametlere de inayet denilir; çünkü bunlar, onları kanun üstü olarak yaratan Allah’ın özel ilgi ve alakasının ayet ve belirtileridir. İnayet veya Delil-i inayet kelimeleri Kur’anda geçmiyor. Onun yerine Allah’ın özel inayet ve alakadarlığını gösteren san’at ve ayet kelimeleri geçiyor.


Eski kelamcılar ve felsefeciler, bu inayet delilinden maksat “kâinattaki düzen” demektir, diye söylemişlerdir. Yani: Madem kâinatta bir düzen vardır; elbette o düzeni tesis eden bir müessis vardır; o da Allah’tır. Üstad Bediüzzaman, bu inayet delilini düzen kavramından daha geniş bir şekilde ele alıyor. Kur’anın, eşyanın faydalarından, sanat ve nimet boyutlarından söz eden ve Allah’ın özel kasıt ve müdahalesini gösteren bütün Kur’an ayetleri bu delil-i inayeti dokuyorlar. Bu ayetler içine; kâfirlere verilen özel azapları anlatan ayetler de giriyor. Çünkü o azaplar da, Allah’ın ekstra müdahalesinin göstergesidirler.


İnsan konuşurken veya bir konuyu yazarken, söz ve cümlelerden ziyade mana ile ilgilenir. Mana, ilgilenilen asıl öz demektir. Üstad, 24. Mektupta bütün kâinat ve bütün hadiseler birer tekellümdür, birer kitabettir (birer konuşmadır; birer yazıdır) derken varlıkların ve olayların içlerindeki bu maksut ve hedeflenmiş manaları kast ediyor.


Aslında vücut, varlık ve halk edilmenin en birinci özelliği Yunancada kozmos denilen
düzendir. Düzen olmazsa varlık ve yaratmak gerçekleşmez. Evet, varlığın simetrisi ve omurgası, sibernetik sistem denilen dengedir. Bununla beraber, varlıkta kaos yani düzensizlik de arızi olarak bir realitedir. Fakat bu durum geçicidir; daha güzel daha genel bir düzenin kurulması için kaotik durumlar altyapı oluyor.

bahaeddin sağlam

Konuşma daveti ve medya başvuruları için, lütfen iletişime geçiniz

+90 533 163 09 12

İstanbul | Türkiye

© 2020 - Tüm hakları saklıdır.

  • Bahaeddin Saglam YouTube
  • Bahaeddin Saglam SoundCloud
  • Bahaeddin Saglam LinkedIn
  • Bahaeddin Saglam Twitter
  • Bahaeddin Saglam Facebook
  • Siyah YouTube Simgesi
  • Siyah SoundCloud'a Simge
  • Siyah LinkedIn Simge
  • Black Twitter Icon
  • Black Facebook Icon