Makaleler
Musa’yı Denizden Kurtaran,
Firavun’un Hanımı mıydı? Yoksa Kızı mıydı?
Tevrat, Çıkış 2/5-6’da Firavun’un kızı diyor. Kur’an, Kasas Suresi, ayet 9’da Firavun’un hanımı diyor. Cahil Müslümanlar gibi cahil bir kısım misyonerler de bu gibi kıssaları tarih sanıp “İşte bakın, Kur’an yanlış bilgi içeriyor” diyerek İslam dinine karşı çirkin bir propaganda yapıyorlar. Müslümanlar da "Asıl yanlış olan, Tevrat ve İncil’dir, Kur’an onları tashih ediyor." deyip akıllarınca haksız olarak din milliyetçiliğini yapıyorlar. Bu cahil dindarlar, kutsal kıssaların birer yasa ve arketip olduğunu, bunların sembolik manalara dayandığını bilmediklerinden, kutsal kitapların hiçbirinde yanlış bilgi olmaz ve manaları bilinse her iki kutsal kitabın da doğru ve hak olduğu ortaya çıkar diye söyleyemiyorlar.
Hemen hatırlatalım ki, İslam’ın arketip geleneğinde Firavun’un çocukları yoktur. Onun için Firavun’un hanımı, Musa’yı evlat edinelim diyor. Tevrat’a göre ise Firavun’un birkaç kızı var.
Ben Tevrat, İncil ve Kur’an üzere yayınladığım yedi kitabımda bu kutsal kıssaların hiçbirinin tarih olmadığını binlerce delil ile gösterdim. Şimdi burada sadece Musa, Firavun, Hanım, Deniz ve Kız arketiplerini ve sembolik manalarını bir derece açıklamaya çalışacağız. Şöyle ki:
İşte, deniz, dalgalı sosyal hayat demektir. Musa, o fırtınalı sosyal hayatta birçok badire atlatan ve neticede daima kurtulan dini bilgiler ve yasalar demektir. Firavun, o sosyal hayatta boğulan bütün siyasi müstebitlerdir. Kız, onların iktidarları demektir. Bizzat Kitabı Mukaddes, birkaç yerde (örn. Yeremya, 50/42) Babil’in Kızı diye bu kavrama dikkatleri çekiyor. O müstebitlerin kızlarının çok olması ise, onların devlet dairelerinin çokluğuna işarettir. Hanım ise, o müstebit devletlerin vatanı ve altyapısı manasına gelir.
Benim kutsal kitaplarda geçen kıssalar ile ilgili çalışmalarımdan en dikkat çekici bir numune, Yunus arketipidir. O çalışmadan bir pasaj buraya alacağız. Çünkü Musa ve Firavun kıssasının bu yazıda işimize delil olacak en açık kısmı, bu kıssanın Yunus Suresinde geçen halidir. Yunus’un arketip olduğu anlaşılsa, Musa ve Firavun da haydi haydi anlaşılır. Şöyle ki:
Yunus İbn Metta (Zamanın Oğlu İnsan)
Kitab-ı Mukaddes'inArapça tercümesinde, Yunuskelimesinin Yunan olarak tercüme edildiğini görmüştüm. Ve Arapçada (daha doğrusu Sami dillerde) mettakelimesinin zaman demek olduğunu daha küçüklüğümde öğrenmiştim. Sonra Yunancada bilgelikten ve medeniyetten dolayı Yunanların kendilerine Yunan (insan) ve dışarıdaki kabilelere barbar (vahşi) dediklerini okudum. Bir balık türüne de Yunus denmesi, onun evcil ve ünsiyetli bir tür olmasındandır, diye anladım.
İnsanlık Dünyasına Özellikle Hristiyan Alemine
Bir Çağrı
Çağımızda her yerde kutsal dinler var. Her memlekette dindar partiler iktidarda. Her köşede mabetler, kasaba ve şehirleri süslüyor. İrili ufaklı 3000 din ve mezhep bir yana, sekizi dünyayı tam istila etmişlerdir. Doğuda ve Batıda Şintoizm, Konfüçyanizm, Taoculuk, Hinduizm, Budizm, İslamiyet, Yahudilik ve Hristiyanlık, her konuda her sahada söz ve sırayı kimseye vermiyorlar. Buna rağmen, suç oranları, uyuşturucu, yolsuzluk, yalancılık, bahis belası, boşanmalar, haksız savaşlar, açlık sorunu, siyaset ve yargı baskıları özellikle Nihilizm (değersizlik) ile beraber Ateizm (tanrısızlık) insanlığın yüzde yetmiş-seksenini yutuyor. TV’lerde ve diğer medyada her gün bu tarz bunaltıcı haberler, bıktırıcı bir şekilde beş-on saat sürüyor. İşte bu öldürücü çelişki ve sosyolojik yıkım, hangi bilimsel nedenden kaynaklanıyor. İnsanlık nerede fire veriyor, diye çok yakın bir arkadaşım, bunu yapay zekaya sordu.
Yapay zekanın cevabı hayli haklı ve ilginç idi: “Dinler, inanç, ontolojik irfan ve ahlaklı, düzenli bilimler tarzında tecelli etmiyor. Kuru siyasi kimlikler, anlamsız taraftarlıklar ve ritüeller olarak toplumlara yansıyor.”
Evet, bu acıklı soruyu bu sekiz dine mensup kişilere sorduğumuzda, suçu önce birbirine atarlar. Sonra bilimlere, cehalete, dinsiz uluslararası cemiyetlere ve dindar olmayan devletlere verirler. Tam bir paranoya içinde olurlar.
Ben 45 sene bu sorunu düşündüm, paranoyaya neden olacak bir şey bulamadım. Bulduğum şey şudur: Dil yetersizliğinden, fen bilgisi yetersizliğinden ve özgür düşünememekten bu dinler, çağımızın en egemen faktörü olan bilimlerle çelişiyor. Dinlerin en başat konusu olan Allah, bilinmiyor. Dolayısıyla dindarlar putperest gibi kalıyor. Haliyle bunlarda din, ahlak ve düzene dönüşmüyor. Şekiller ve siyasi kimlik olarak kalıyor.
Bu sorun ta Antik Yunan döneminde de varmış. Onlar, çözümü, Logos ile Mitosun yani bilim ve inancın birliğinde görmüşler. Fakat fizik, kimya ve biyoloji bilimleri o gün var olmadığından, nedensellikler konusunda saçmalamışlar. Onların birliği tam çözüm olmamıştır. Hindistan ve Uzak Doğu ise, çözümü, irfan yani varlık ve Allah birliğinde ve bilgisinde, yani tanınmasında bulmuş. Orta Çağ Orta Doğusu da benzer bilgilere başvurmuştur. Nitekim Japon bilim adamı Toshihiko Izutsu, Taoculuk ve İbn Arabi benzerliği üzerine iki cilt kitap yazdı ve Türkçeye çevrildi. Evet, Tasavvuf, özellikle İbn Arabi ve Mevlâna gibi zatların himmetiyle bu sorunu o zaman çözmüştür.
Fakat bu literatür bugün bize hitap etmiyor. Çünkü fizik, kimya ve biyoloji başka bir tabirle bağlantısallık o literatürde olmadığından, işi tam aydınlatamıyor. Evet, bugün bilimler, özellikle yazılım ve bilişim, çok farklı ufuklara yol gösteriyor.
Kutsal Metinleri Yeniden Okumak:
Sonsuz Yazılım, Arketipler ve Dünya Barışı
İnsanlık binlerce yıldır aynı kutsal metinleri okuyor; fakat bu metinlerin nasıl okunması gerektiği konusunda hâlâ temel bir sorun yaşıyor.
Tevrat, İnciller ve Kur’an’daki kıssalar büyük ölçüde tarih kitabı gibi ele alındı. Âdem, Nuh, İbrahim, Musa ve diğer isimler geçmişte bir kez yaşamış kişiler; onların etrafında anlatılan hadiseler de belirli bir yerde ve zamanda gerçekleşmiş olaylar olarak kabul edildi.
Bu okuma zamanla öylesine yerleşti ki anlatının kendisi ile yorumu birbirinden ayrılmaz hale geldi.
Böylece insanlığın karşısına tuhaf bir tablo çıktı.
Bir tarafta modern biyoloji, genetik, paleontoloji, arkeoloji, tarih ve kozmoloji var. Diğer tarafta ise devasa boyutlarda tasvir edilen ilk insan, tek bir Âdem ve Havva çiftinden türeyen bütün insanlık, onların çocuklarının birbirleriyle evlenmesi, bütün dünyayı kaplayan bir tufan, yüzyıllarca yaşayan insanlar, kutsal soylar, seçilmiş kavimler ve ilahi olarak ayrıcalıklı kabul edilen topluluklar gibi anlatıların kelimesi kelimesine tarih olarak okunması var.
Sonra kaçınılmaz olarak iki tepki ortaya çıkıyor.
Birinci grup, bilimsel veriler ne söylerse söylesin geleneksel tarih anlatısını korumaya çalışıyor.
İkinci grup ise bu anlatıları bilimsel gerçeklikle bağdaştıramadığı için kutsal metinleri bütünüyle hurafeler toplamı olarak görmeye başlıyor.
Belki de iki tarafın ortak hatası aynıdır:
Kutsal metni yanlış türde bir metin olarak okumak.
Sorulması gereken soru şu olabilir:
Ya bu metinler bize geçmişte bir kez yaşanmış olayların kronolojisini anlatmıyorsa?
Bilgi ve Bilimlerin Kısa Tarihçesi
(Altı Kesit Olarak)
Altı kesit diyorum. Çünkü bütün çağlarıyla bilim tarihini yazma işini, dünyanın bütün bilim merkezleri ancak yapabilir. Fakat bu altı kesit, iyi bilinince bütün bilimlere ve bilim çağlarına bir ışık tutar. Anlam açlığını yaşayan çağımızda bir çeşit aydınlanma tam manasıyla gerçekleşir. Tam manasıyla diyorum. Çünkü yirminci yüzyıl, buluş, veri ve bilimler olarak hemen hemen mükemmele ermiştir. İlave edilecek fazla bir şey daha yoktur. Fakat bu çağa anlamı ve güzelliği kaybettiren aradaki bu kayıp veya eksik okunan altı halka bilinse yani doğru okunsa aydınlanma tam manasıyla tahakkuk eder. Zaten Immanuel Kant aydınlanma çağı sayılan 18. Asır için bu sadece aydınlanmanın başlangıcıdır, dedi.
A- Mitolojik Dönem: (M.Ö. 5000-700). Sümer ve Akadlardan Yunan Antik Çağının Başına Kadar.
Sümer’e başlamadan önce, insanlığın eski antropolojik ve tarih öncesi ve tarih üstü dönemlerine bakmak gerekiyor. Şöyle ki:
(Önce Kısa Bir Analiz: Bu iki buçuk sayfalık antropolojik izahlar, Tarihi verilerden ziyade insanlığın medeniyet öncesi ve medeniyet başlangıcı dönemlerinin kısa anlatımıdır. İnsanlığın hayatından sürece bağlı olmayan önemli bir kesittir. Yanlış okunmamasını dilerim. Bu ön açıklama makalenin tamamının anlaşılmasında bir temel olacaktır. Tarih olarak ele alınmadığı müddetçe, kafa karıştırıcı da olmayacaktır.)
Genler ve kemikler bilimleri (Biyoloji ve Paleontoloji), insan türünün yaklaşık 55 milyon yıl önce hayvanlardan ayrıldığını gösteriyor. Sonra Hominid (insanımsı) nesiller olarak dokuz milyon yıl yaşamış ve 200 bin yıldır kültürlü ve soyut düşünebilen insan nesli manasına gelen Homo Sapiens olmuş ve yaklaşık elli bin senedir de konuşabiliyor. Homo Sapiens her ne kadar soyut düşünebilen beyinlere sahip de olsa bu gerçeği tam manası ile ancak son on iki bin senede yani Göbeklitepe dönemi ile becerebiliyor.
İslam Alemi Neden Perişandır?
Kadim bilgeler ve filozof denilen hekimler, evreni ve hayat ile varlığı, çift kanatlı, Tanrı isimleri ve özellikleri de dahil her şeyi, evet her şeyi içinde barındıran, sonsuz mükemmelliklere ve benzersiz güzelliklere doğru uçan, modern bilimin yazılım dediği mükemmel bir ruha ve harika bir akla sahip, çift kanatlı bir kuşa benzetmişlerdir. Buna bir de ad koyup Anka Kuşu demişler. Anka, boynu uzun, dolayısıyla her şeyi gören ve her şeyi kendine çeken demektir. Bu kuş, ruhu bir ama sayısız bireyleri vardır. İşte bu kuşun İslam Alemi denilen kısmının bir kanadı kırık ve diğer kanadı kanserlidir. Per Farsçada ve Kürtçede kanat demektir. Şan kelimesi ise hastalık ve kanserli demektir. İki kelime beraber isim tamlamasıyla PERİŞAN oluyor.
Bu perişanlığın yüzden fazla nedeni ve reel sebebi var. Mesela on-bin meselede, kendilerinin vazgeçilmez iki kanadı olan din ile bilimi barıştıramıyorlar. Dolayısıyla bilim kanadı kırık, din kanadı da kanserli kalıyor. Ve mesela dindarların özellikle Müslümanların elinde, bilimlerle sağlıklı bir şekilde barıştırılsa on-bin mucizevi bilgi ve konu var. Ayrıca bu işlevsel ve mucizevi yapı yanında, eğer tam anlaşılsa her birisi mucize olan, ama yanlış anlaşılmakla ölmüş bulunan on-bin kavram var.
Evet, kesinlikle denebilir ki: Bu iki önemli ödev yerine gelse ve hakkıyla yaşanılsa, dünyada materyalizm, hedonizm, bencillik, ırkçılık ve benzeri tek kanatlı fikirler tamamen temizlenir, Mehdi de Mesih de dünyaya gelmiş olur.
Ben bu yirmi konu için tam kırk beş kitap yayınladım. Ama yine de yetmedi. Bu akşam sadece beş konuda, kısa birer meseleye ve birer kavrama değineceğim ki, varlık ve hayat insanımıza da anlamlı, nimet ve güzel gelebilsin. Yeryüzünde, zehirli ve anlamsız savaşlar ve değersizlikler son bulsun. Dünya hayatı bize de bayram olsun.
Bir İnce Ayar
Ayar kelimesi kök olarak Arapçadır; deri demektir. Türkçede ayarlama manasında kullanılması, canlılardaki deri ve kabukların iç organlara göre kendini ayarlaması münasebetiyle olmuştur. Yani beden büyüdükçe, ince deri de kendini ona göre ayarlar. Türkçedeki deri kelimesi ise Farsçadır, akan, patlayan torba manasındadır. Veya dış varlık demektir. Farsçada der kelimesi hem dış hem iç manasına gelir.
Altındaki ayar da bu kökten gelir. Siyasiler, altındaki kırat ve değeri düşürmek üzere altının içine başka madenler koyarlardı. Altının ayarı düşerdi, nihayet olan da halka olurdu, çünkü ortaya çıkan enflasyon çok daha sonra fark edilirdi. Özellikle ayarlama oranı düşükse bazen hiç fark edilmezdi. Onun için 24, 22, ve 14 ayar altın, piyasada yerini bulabilmiştir. Sakın altının propagandasını yapıyorum sanmayın. Bugün altın en büyük kumar aracıdır, diye bilin. Çünkü altın reel malların değerinin ölçüsüdür. Fakat eğer malların özellikle gıdaların fiyatı sabitken Amerika keşfinde olduğu gibi altın yüzde iki yüz itibarı ile değerini yitiriyorsa veya bu günlerdeki gibi yüzde iki yüz fazladan değerleniyorsa, o artık en büyük kumar olmuştur.
Burada vicdan, siyaset, doğa, din ve ekonomi olmak üzere beş alanda ince ayarları anlatacağız, ki insanımız bilinçli, bilge ve sanatkâr bir birey olabilsin.
İbn Haldun ve Bilimler
Çok değerli Hocam Prof. Dr. Niyazi Öktem, Yeni Arayış sitesinde bu konuda çok güzel ve çok gerekli bir yazı yazdı. Yazı hakkında kanaatimi sordu; ben, çok güzel fakat bilimsel eksiklikler var dedim. Evet, yazı çok güzel, İslam dünyasının sosyal değişimlerinin bir kısmını ve Müslümanların bilimlerdeki iflasını çok ustaca anlatmış. Bilimsel dayanağı da İbn Haldun’un bedevi-medeni diyalektiği ve bundan çıkan sosyal bir yasa.
Çok eski bilge alimler, bu diyalektiği, bedevi-medeni diyalektiği değil de vahşet-medeniyet diyalektiği olarak göstermişlerdir. Vahşet tarafına Yecüc-Mecüc (Gog-Magog) demişlerdir. Medeni tarafı da çift güçleri olan, yani soyut-somut, maddi-manevi gücü elinde tutan iki boynuzlu krallar olarak anlatmışlardır. Bu diyalektikten çıkan bilimsel yasaya da İbn Haldun gibi sosyal bir yasa değil de fiziki ve antropolojik bir afet demişlerdir.
İslam, diyalektiğe dayanır. İslam Peygamberi de benim çığırım, hayattaki sonsuz diyalektik yapılarda daima orta yol ve dengedir, demiş. Evet, bu denge gücü ile, sıfır imkanlarla kısa bir zamanda eski dünyanın çoğunu eline geçirdi. Peki neyi ve neleri dengeledi?
Cevap şudur: “İslam kelimesinin kökü, silm kelimesidir. Bu ise soyut mana ve deyim olarak, barış demektir. Somut manası da merdiven demektir. Çünkü merdiven, aşağı ile yukarıyı birleştirip barıştırıyor. İslam kelimesi, if’al kipinin altı farklı manasından en çok kullanılan, kök kelimeleri geçişli yapmaktan, barıştırma demek oluyor. Peki neyi barıştırıyor? En başta fakir ve zengini, soyut ile somutu, Doğu ile Batıyı, Musa ile İsa’yı, toplum ile bireyi, madde ile manayı, dünya ile ahireti, kadın ile erkeği ve en önemlisi de iman ile bilimleri barıştırıyor.
Tarihte birçok uç dinler, mezhepler ve siyasi akımlar hep var olmuştur. Semavi yani vahiy ile gelen dinlerin ise, (4/163; 42/13) Nuh’tan Muhammed’e kadar hepsinin ismi İslam’dır. Fakat şiddetli ihtiyaca binaen onlar da bazen uç olabiliyorlar.