Sure Tefsirleri
Hz. Muhammed Son Derece Samimiydi
Müminûn (Değerler) Suresi
Meal-Tefsiri, 23. Sure, 118 Ayettir
Tevrat’ın dirilişi anlatan anlayışını dillendiren bir makale yazıyordum. Fakat baktım, konusu vahiy (peygamberlik) ve diriliş olan bu surenin tefsiri olmazsa, Tevrat ile ilgili o makale yarım kalacaktır. Onun için ona ara verdim. Bu 23. Sure tefsirine başladım. O makaleyi de Mustafa Öztürk’e cevap olsun diye, ilmî, uzun bir yazı olarak planlamıştım. Bu yazıya ise, bu başlığı attım. Çünkü asıl sıkıntı, Mustafa Öztürk’ün de Talha Hakan Alp’ın da Dücane Cündioğlu’nun da Mehmet Azimli'nin de Kur’an’a tam inanmamalarından kaynaklanıyor.
Evet, Mustafa Öztürk, Kur’an tarihsel malzemedir, Hz. Muhammed, Miladi 7. Asrın zihni seviyesinde onları derlemiş, diyor. Bütün videolarının özeti ve amacı, bu iddiadır. Talha Alp, ben kadir-i mutlak bir tanrıya inanmıyorum, diyor, Kur’an’ın vahiy oluşu konusunda Muhammed’in samimiyetini sorguluyor. Onun da bütün aktivitesi ve inanmaması, bu sıkıntıdandır. Ontolojik ve epistemolojik bilgi eksikleri var. Yoksa, samimi; alim bir insan. Dücane Cündioğlu, Hz. Muhammed Kur’an’ı bir şiirsel malzeme olarak muhayyilesinden yazdırmıştır, diyor. Allah konusunda da agnostik olduğunu gösteriyor. Fakat onun sıkıntısı, kibrindendir. Mehmet Azimli ise, Kur’an cahiliyet malzemesinin yeniden derlenmesidir, diyor, dine inanmadığını söylüyor. Başkaları da İslam yerine Türkçülüğe inandıkları için, bize Şamanizm lazım, Arap kültürünü bırakalım, din denilen şey zaten beşerî bir aktivitedir, çoğu Yahudi hikayeleridir, diyorlar.
Bununla beraber bu değerli Hocalarım, mevcut Müslümanlara ve Tarihe olan eleştirilerinin bir kısmında haklıdırlar. Bir kısmı diyorum, çünkü genellikle metinleri yanlış biliyorlar. Evet, özgür düşünüyorlar. Ama dil bilgileri ve fen bilgileri; özellikle, irfan denilen Ontoloji bilgileri çok yetersizdir. Halbuki bu üçü bir arada olmadan, ilimde iyi ve sağlıklı bir sonuç çıkmaz.
Evet, bunlar bugün itibarıyla toplumu tam etkiliyorlar. Bilimde ve Sosyolojide insanlarımızı karanlığa sürüklüyorlar. Bindikleri dalı kestiklerinin farkında değiller. Evet, eğer yüzde yüz Kur’an’a ve modern bilimlere tam uygun olan, İbn Arabi, Mevlâna, René Guenon ve M. İkbal'in anlattığı Panenteizmi (soyutuyla-somutuyla varlığın sonsuzluğu ve birliği, başka bir deyimle bütün kâinatın canlı, taklit kabul etmez somut bir vahiy olduğunu) kabul edip, yaygın bir eğitim olarak insanlığa anlatmaz isek; insanlığın geleceği, özellikle İslam dünyasının geleceği yıkıcı karanlık bir anarşizm olacaktır. Çünkü insanlık, yanlıştan, eksik bilgilerden ve hurafelerden kaçar. Dolayısıyla, dinin yanlış şeklinden kaçarken doğrusunu da bırakır.
Kasas Suresi Meal-Tefsiri
28. Sure, 88 Ayet
Bu sure, Musa, İsa ve Muhammed hakikatleri üzerinden, din denilen kutsal düzenin ve aydınlık bilginin serüvenini anlatır. Diğer bütün varlıklar gibi dinin de evrim geçirdiğini bildirir. Surede İsa ve Muhammed isimleri, kelime olarak geçmiyor. Sadece Musa ismi var. Çünkü Musa, kutsal bilgi ve kutsal düzen sembolüdür. Bazen de Tarihi bir Peygamber olarak anlatılır. Ayet 3-49 Musa’yı; bilim ve dengeyi anlatır. İsa ve İncil misyonu ise ayet 52-56’da verilmiştir. Onun da özeti şudur: Kötülüğe, sabır ve iyilik ile karşı gel. Düşmanını dostun gibi sevmelisin. Surenin geri kalanı, Muhammed’in putperestliği nasıl kaldırdığını anlatıyor; zenginlik ve paranın da Karun kıssası üzerinden en büyük put olduğunu dillendiriyor.
Muhammed ismi zamir olarak geçiyor; fakat kelime olarak yok. Çünkü o tamamen, dava adamı olmuştur. Davası da evrendeki bütün varlıkların bir tek yazılımda birliği yani tevhit idi. Evet, surede İsa ismi de geçmiyor. Çünkü İsa hakikati bizzat İncil demektir, İsa canlı vahiydir. Ayrıca her bir dindar Hristiyan, özellikle her bir Havari bir İsa’dır.
Sure ile ilgili iki zarif incelik:
A- Sure numarası 28’dir, Surenin ismi olan Kasas kelimesi ise 280 (28*10) ediyor. Nitekim bu sure gibi Ta-Sin-Mim ile başlayan Şuara suresi, Kur’an’da 26. sıradadır. Şuara ismi, 572 (26*22) ediyor. Kasas kelimesi çoğul değildir; mastardır, uygulamalı anlatım demektir.
B- Bu sure, 88 ayettir. Bu sayı ise Zuhruf suresi tefsirinde gördüğümüz gibi, çok güzel olan varlıkların sembolüdür. Evet, bu surede baş rolü üstlenen dini düzen ve dini bilgi, gerçekten çok güzel birer hakikattirler. Varlık ve hayat anlamlıdır, diyebilmek için onlardan başka hiçbir çare yoktur.
Surenin tefsirine geçmeden önce kıssalarla ve tarih ile ilgili beş anekdot burada aktaralım ki, o kutsal serüvenin manası tam anlaşılsın. Şöyle ki:
A- Üçü bu surede anlatılan Peygamber kıssalarını, eski Orta Çağ tamamen tarih diye kabul etti. Fakat başta Biyoloji, Antropoloji ve Arkeoloji olmak üzere fen bilimleri ortaya çıkınca, onların tarih olmadığı anlaşıldı. Bu sefer bu kıssalar, aslı ve astarı olmayan mitolojik söylencelerdir, Muhammed onları roman gibi anlatmıştır söylemi, revaç buldu modern çağımızda.
Fakat Carl Jung gibi araştırmacılar, bunlar soyut, Sosyolojik ve Psikolojik arketip denilen yasalardır, diyor. Evet, bu kıssalar, gayb aleminin (metafiziğin) dilidirler. Arketiptirler. Her çağda numuneleri var oluyor. Nitekim bugün için bedihi bir hakikat olan evrim gerçeği, Âdem arketipinin, kadınıyla-erkeğiyle, genciyle-yaşlısıyla elli milyar Homosapiensin ismi olduğunu gösterdi.
B- İbrahimi dinler, özellikle İslamiyet, başta fizik ve metafizik olmak üzere kâinatı ve devam eden yaratılışı, diyalektik zıtların birliğinden ve dengeli çatışmasından ibaret gösteriyor.
Evet, Allah, sonsuz enerji, yazılım ve evrim sürecine sahip olduğundan, bütün diyalektik zıtları iki eli gibi kullanıyor. Bütün nedensellikler, parmaklar işlevini görüyor. Varlık sistemi yani kendisi, sonsuz olduğu gibi, bunlarla sonsuz soyut ve somut varlıkları (alt dosyalar olarak) yaratıyor. Bu sayede sonsuz güzel manaları ve tatlı hakikatleri elde ediyor. Varlık ve hayatın anlamsız ve absürt olmadığını gösteriyor.
Sonsuz olan Allah, bütün bunları anlatırken bireysel bir iş olarak değil de sonsuz sistem olarak yaptığı için, ayetlerde sürekli biz yapıyoruz, vahyi biz indiriyoruz, deniyor.
C- Allah’ın öz varlığı olan enerji, yazılım ve evrim süreci başta olmak üzere evren ve hayat, bir enformasyondur; dört boyutlu yazılımdır. Evet, kâinat, bu yazılımla yönetiliyor. Yokluk diye bir şey yoktur. Bütün zıtlar, o sonsuz varlığın büyük dosyasında 0-1 sistemi gibi işlev görüyor.
D- İşte Kur’an, bu varlık sisteminin ve tüm evrenin Arapçaya çevrilmiş hali olduğundan, o da bütünüyle enformasyondur, matematikseldir, bilgi tabanlıdır. Biz, kıt ve sınırlı bilgilerimizle hepsini gösteremezsek de 19 ve belirgin sayıları ve onların kombinezonları gibi bazı düzenli verileri gösterebiliyoruz. Bu surede bazı numuneleri göreceksiniz.
E- Kur’an vahiydir, yani evren içindeki saklı bilinçtir. Kur’an, bu vahiy hakikatini birkaç yerde özellikle 42/51-53. Ayetlerde, biyolojiye ve onun içinde saklı ruh yazılımına benzetiyor. Mesela, beş ton ağırlıkta olan canlı bir ağaç, sadece birkaç kilo topraktan beslenir, geri kalan kısmı sudan, havadan ve fotosentez sayesinde ışıktan oluşur. Evet, dil ve deyimler olarak Kur’an, toprak gibi olan insan dili ürünü gibi görünse de sonsuz mana katmanları ve işaretleri deşifre edilince, tamamen semavi ve İlahi rahmetin eseri olduğu, sonsuz bilgi-işlem içeren bir canlı olduğu, kuru odun gibi olan insan sözleri olmadığı görünüyor, çok net olarak. Beş cilt tefsirimde bunun çok numunelerini gösterdim. Bir kısmını da bu surede göreceksiniz.
Neml (Karınca) Suresi Meal-Tefsiri
27. Sure, 93 Ayet
Bu sure, vahyin şifreleri ve saklı sembolleri olan kesik (mukattaat) harflerle başlayan 29 sureden biridir. Vahiy denince, birilerinin hayali ve şiirsel imgeler dediği şey olmadığı gibi, Tarihselcilerin, eski bilgi kırıntılarının Hz. Muhammed tarafından amacına yönelik söylediği şeyler de değildir. Belki varlık sisteminin ruhu, yazılımı ve bilinci demektir vahyin hakikati. Surenin içinde bunun onlarca numunesini göreceksiniz. Evet, mesela Neml kelimesinin sayısal değeri, 120 ediyor. Sure numarası artı ayet numarası, 120 ediyor. İnsanoğlunun doğal ömrü de 120 senedir. (Tevrat, Tekvin) Bu doğal ömrün iki temeli var: Beslenme ve Süreç: (Taam ve Mev’id: randevu.) İşte bu iki kelimenin her biri, yine 120 ediyor.
Sure “Ta-Sîn” kesik harfleriyle başlıyor. Bu kesik harfler bazen müstakil ayet sayılıyorlar, bazen de ilk ayetin ilk kelimesi oluyor. Bu da birçok, matematik, sayısal sırlar içindir. Burada müstakil ayet sayılmamıştır.
Surenin bu ilk ayeti, Hicir (15. Surenin) ilk ayetinin aynı mealidir. Fakat yüklem, onda önce kâinat ve ondaki insanlık; sonra İslam ve Kur’an idi. Burada ise önce Kur’an, sonra kâinat kitabı ve insanlığın sosyolojik yapısı gelmiştir.
Surenin mucizevi analizlerine geçmeden önce beş temel bilgiyi esas almalıyız.
Şuara Suresi Meal-Tefsiri, 26. Sure, 227 Ayet
Surenin ana konusu, şairler demek olan şuara değildir. Çünkü Surenin birinci ayeti, ana konuya remz ettiği gibi, 2. ayeti de ana konunun adını koyuyor: “İşte bu surede anlatılanlar, apaçık bir kitap olan kâinatın ayetleridirler (bilgi ve belgeleridirler).”
Sure, kesik (mukattaat) harflerle başlayan yirmi dokuz sureden biridir. Burada kesik harfler, üç Ta-Sin’den biri olan 27. Surenin aksine müstakil bir ayet sayılmıştır.
Evet, bu surede, kâinat kitabının ayetleri olan dokuz sosyolojik ve ilmi varlık damarından söz var: 1- Musa (din ve hukuk), 2- İbrahim (tevhid ve diriliş), 3- Nuh (asgarî düzeyde kutsalı kabul ve ona iman), 4- Ad kavmi (Batı alemi), 5- Semud kavmi (Doğu alemi), 6- Lut kavmi (yıkık medeniyet halleri), 7- Şuayb kavmi: Ashabü’l-Eyke (ormanlık (kırsal) kesim insanları), 8- Hz. Muhammed’in halleri, 9- Başta Kur’an olmak üzere bilim ve edebiyat çağı.
Anladığım kadarıyla Musa’nın dokuz ayetle Firavuna gönderilmesinin (27/12) bir manası, bu surede anlatılan bu dokuz hakikattir. Demek şiir, bu dokuz kategoriden en sondaki hakikatten çok küçük bir parça olduğu için sure onunla isimlendirilmiştir.
Kur’an, birçok surede buna benzer kıssalar zincirlerini dizer, ama tarih sanılmasın ve surenin ana maksadı kaybolmasın diye, kronolojiyi ve tarihi bilgileri esas almaz. Nitekim 19 peygamber olarak bu zincirlerden en önemli bir zinciri, Enbiya Suresi tefsirinde gördük. O 19 peygamberin tarihi şahsiyetler değil de evrensel birer misyon olduklarını, ayetlerin bağlamı ile ve kelime seçimleri ile belgeledik. Evet, bu surede de bu manayı dedirtmek için, Enbiya Suresi 2. Ayetin meali burada aynen 5. Ayet olarak gelmiştir. “Allah’ın somut varlığı olan ve Rahmaniyet diye ifade edilen kâinatın içindeki bilinç (logos) (Zikr’ür-Rahman)) onlara yeni bir mesaj olarak her geldiğinde o inanmayanlar, mutlaka ondan yüz çeviriyorlar.”
Evet, dindarlar, özellikle Müslümanlar bu zikri: bu bilinç, mantık ve logosu yeni bir anlayış olarak okumadığından bugün onlar sorumludur. Demek ne zaman yeni bir mesaj olarak bunları okusalar ve insanlar inanmazsa işte ancak o zaman insanlık sorumlu olur.
Din ve Ekonomi (Maun Suresinin Meal-Tefsiri)
[Bu surenin manasının Mekki veya Medeni olması konusunda çokça ihtilaflar edilmiştir. Çünkü konu ve üslup bakımından Mekki olduğu anlaşılıyor. Namazı ihmal etmek, riyakârlık yapmak fiilleri ise surenin Medeni olduğu ihtimalini vermiştir. Biz burada nazm–ı maani ve mucizelik nüktelerine dayalı olarak tefsirini yazacağız. Neticede hem surenin manası hem de nûzûl zamanı anlaşılmış olacaktır.]
1. Âyet: “Gördün mü? O kişiyi ki şiddetli bir şekilde dini yalanlıyor.”
Kur’anda Gördün mü? kalıbı önemli ve ilmi bir gerçeği gösterir. Bazen de Elem-tera (görmedin mi?) şeklinde kullanılır.
“Ellezi” daha önce tanınan veya tanınması gereken belirli kişi demektir.
“Yûkezzibû” iki meful alacak kadar geçişli ve şiddetli tekzip manasına gelir. Geniş zaman kipi olması da tanınan o kişinin bu yalanlama işini her zaman yaptığını; bu, onun temel karakteri olduğunu gösteriyor.
“Biddini” dini yalanlama, inkâr manasına geldiği gibi; dini kullanarak (hurafedir, şudur–budur, diyerek) sosyal bütün değerleri inkâr ediyor, manasına da gelir. Bu ikinci ihtimalde “Tin” suresinde görüldüğü gibi; meful Hz. Peygamber olur. Onu yalanlayanın kasdi ve dayanağının kişisel bir mesele olduğunu gösterir. “Neden ben değil de O?” demesi gibi.
“Eddin” kutsal ve gerekçeli hukuki düzen demektir. Yani insanın doğal olarak düzene ve kutsal değerlere olan ihtiyacı göz önüne alındığında, kutsal olmayan bir hukuk sisteminin işlemeyeceği anlaşılır. Bu kökten türetilen borç ve ahiret manasına gelen kelimelerde de bu etimolojik boyut vardır. Çünkü borç bir kutsal haktır. Ve dünyada alınamayan haklar, ahirette tahsil edilir.