top of page
  • Siyah YouTube Simgesi
  • Spotify
  • Siyah SoundCloud'a Simge
  • Siyah LinkedIn Simge
  • Black Twitter Icon
  • Black Facebook Icon

Makaleler

Varlık ve Tarih Felsefesi

Bu saha veya bu tünel o kadar çok geniş ve derindir ki, benim gibi binlerce yazarı yutmuştur. İşte bizim boğulmamamız için çok sağlam dayanaklara tutunmamız gerekiyor. Ve bu sahaya inmeden cep feneri olarak elimize 5 kavramı almamız lazımdır.


Tarih, bir ilim dalıdır. İlim dalları ise, sınırları veya kuralları belli ve sınırlı olması gerekir. Yoksa ölçülebilen, başka bir tabirle bilinebilen bir ilim olamazlar. Evet, bu gerçekle beraber, tarihin sahası, sanılan veya avamca kabul edilen saha olarak sonsuzdur.


Hayır! Öyle değildir. Tarih, kelime olarak, vakti ve şekli belli olan olay ve nesneler hakkında tutulan bilgi notları veya kalıntıları demektir. Kelime Yunancadaki Arkheoloji kelimesinden Arapçalaştırılmış bir deyimdir. Zaten Arapçada Arrekha (kaydetti) fiilinden başka türetilmiş bir kelime daha yoktur. Eski Arapçada ise bu kök yoktur.


Bilindiği gibi Arkeoloji, sadece geçmişin bulunabilen izlerini ve kalıntılarını araştıran ilim dalı demektir. Tarih felsefesi ise, daha çok ontolojiyi, değerleri, sosyal yasaları inceleyen bir uğraştır. Henüz bir ilim dalı olmamıştır. Çünkü subjektif çok değerlendirmeler var, bu alanda. Ayrıca alan adeta sonsuz genişliğe sahiptir. (İleride göreceğimiz gibi.)

Yaratma Süreçleri

İnsanın varlığı hissetmesi, zaman ve süreç gibi soyut gerçeklikleri bilmesi; başka bir tabir ile insanoğlunun değişik duyuları ile bilgi edinmesi, varlık ve insanın kendisi kadar sabit bir gerçekliktir. Buna rağmen duyguların yanılması da zaman zaman gözlemlenen bir gerçekliktir.. İşte bu problemin içinden çıkabilmek için; bilge insanlar şöyle bir çerçeve çizmişlerdir; şu üç formülü önermişlerdir:


1) Duyguların varlığı ve onların yeteneklerine göre varlığı hissetmesi, mesela gözün
güzellikleri görmesi, kulağın sesleri işitmesi, ağzın tat alması deney ile test ile ve süreklilik gerçekliği ile sabittir.


2) İnsanın bu duyguları, birer numune, birer birim ve ölçüdürler. Sonsuz varlığın görmesine, işitmesine oranla göreceli ve zayıf birer varlıkları vardır ve sonsuz değiller. Demek yanılgı, ya lokal bir hastalığın neticesidir; veya o göreceli duyguların kendilerini, sonsuz olan asıllarının yerine ikame etmelerinden dolayıdır. Ayrıca birey olarak insanın duyguları yanılsa da, insan nevinin duyguları ve casusları olan fenlerin yanılma payı birkaç milyonda birdir.


3) İnsandaki duyguların en merkezî olanı insanın benliğidir. Bu benin de diğer duygular gibi; göreceli bir varlığı var. Ve asla sonsuz değildir. Demek eğer insan beni, kendini sonsuz olarak algılayıp umumi sistemin merkezine temel bir değer olarak kendini koyarsa, burada kâinat büyüklüğünde bir yanılgı söz konusu olur.

Netanyahu Amalek Deyince Neyi Kastetti?

Binyamin Netanyahu bununla, Araplar ezelden beri Yahudi düşmanıdırlar; onların çoluk-çocuğunu dahi öldürmek caizdir demek istedi. Ve bu kastını Tevrat’a dayandırdı. Tevrat asla yanlış değildir. Ama Netanyahu’nun kastı ve yorumu, yedi yönden yanlıştır.


A) Evvela: Tevrat’ın kullandığı kelime, Araplar demek değildir. Tarih öncesi; 20 bin yıl önceden vahşi ve yamyam insanlar manasındadır. Kelime olarak, devler demektir. İbranice ve Arapça kardeş lehçeler olduğundan, her iki dilde de bu kelime devler manasına gelir. Şöyle ki:


B) Kâinat diyalektik süreç gereği zıtlardan ve bu zıtların dengesinden oluşur. İşte 150 bin yıllık Homo Sapiens insan nesli, yüz bin sene tamamen vahşi yaşamıştır. Son elli bin yıldır dillerin evrimi sayesinde vahşet ve medeniyet hep çarpışa çarpışa gelmiştir. Medeniyetin elinde silah Musa (hukuk ve din), Harun (mistisizm ve maneviyat) bir de Nun oğlu Yeşu (bilim) var. Nun vahiy dilinde hukka ve bilim demektir. Vahşi ve yamyamların silahı ise, devlik, fiziki güç ve yırtıcılık, başka bir tabirle Amalek olmak.


C) Bugün başta Biyoloji, Paleontoloji, Arkeoloji ve Antropoloji gösteriyor ki. Yahudilerin soy kütüğü diye gösterilen Tevrat’taki soy ağacı yani Âdem, Nuh, İbrahim, İshak, Yakub, Yusuf ve Yehuda tarih değildir, Yahudilerin ataları değildir. Her birisi, arketip denilen birer kavram ve birer dönemin ismidirler. Demek istediğim, sanıldığı kadar Yahudi tarihi o kadar eskiye gitmiyor. Yahudi Milleti, Akad Medeniyetinin dört kolundan biridir. Diğer kolları Araplar, Süryaniler, Aramîlerdir. Bu milletlerin dilleri ve alfabeleri birbirine çok yakındır. Yahudiliğin kurucusu, ikinci Musa denilen Ezra Peygamberdir. Ezra, Akad arşivinde ne bulduysa ezberlemiş ve vahiy tarzında kale almıştır. Bu da MÖ: 560’lı yıllara denk geliyor. Bu bilgiler Tarih ilminde sabittir.

Risale-i Nur'da Felsefe Eleştirisi Kitabının Raporu

(Değerli kardeşimiz Prof. Dr. Neşet Toku’nun “Risale-i Nur’da Felsefe Eleştirisi” adlı kitabının sadece yirmi sayfasındaki (85-104) yanlışların tesbiti ve tashih raporudur.)


Sh: 85


1- Bediüzzaman hakikat tartışmalarına Kur’anî yolu, müstakil ve asıl yol diye dâhil etmesinin gerekçesini şöyle temellendiriyor… İşte bu sözdeki zaaf ve yanlışlar:


a) Hakikat tartışmaları ifadesi yanlıştır. Doğrusu, "Varlıkta ve kâinatta hakikat var mı? Yok mu?” gibi bir deyim olmalı. Ayrıca Bediüzzaman böyle bir tabiri de kullanmaz. Hakikat arşına (semasına) çıkan yolların ve miraçların en sağlamı, en kısası Kur’an’dır, diyor. (Nokta Risalesi)


b) Kur’anın hakikatin şahidi ve belgesi olması, Asr-ı Saadetten beri var olan ve kullanılan asıl bir yoldur. Bediüzzaman ile literatüre dâhil edilmiş değildir.


c) Kur’anî yolun müstakil bir yol olması, anlamsızdır. Çünkü her yol zaten kendine özgü bir yoldur. Ayrıca yazarımız Akli burhanlar üzerine tesis edilmiş olan Kur’an, diyor. Demek Kur’an’ın müstakil ve asıl yol olduğunu kendi kendine çürütmüş oluyor.


2- Kur’an, aslî ilimlerin hayati noktalarını içeren bir özdür. Tezhibirruh, riyazatül- kalb, terbiyetül- vicdan, tedbirul-cesed, tedvirül-menzil, siyasetül- medeniye, nizamatül-âlem, adab-ı içtimaiye, hukuk, muamelat içermiştir. İşte bu sözde de zaaf ve yanlışlar vardır. Şöyle ki:


a) Kur’anın bu gibi psikolojik ve sosyolojik ilimlerin özetlerini içermesi, hakikatin tesbiti çalışması değildir.. Olsa olsa, Kur’anın mucizeliğinin bir nüktesi olur.


b) Acaba yazar da dâhil, Osmanlıca olan, bu ilimlerin isimlerini gerçek manasıyla, hiçbir Nur okuyucusu biliyor mu? Yazar biliyor ise, neden açıklamadı?

Delil-i İnayet ile İsbat

İnayet, itina, mana aynı kökü paylaşan kelimelerdir. İşin sahibinin o iş ile özene bezene olarak ilgilenmesi demektir. Mucize ve kerametlere de inayet denilir; çünkü bunlar, onları kanun üstü olarak yaratan Allah’ın özel ilgi ve alakasının ayet ve belirtileridir. İnayet veya Delil-i inayet kelimeleri Kur’anda geçmiyor. Onun yerine Allah’ın özel inayet ve alakadarlığını gösteren san’at ve ayet kelimeleri geçiyor.


Eski kelamcılar ve felsefeciler, bu inayet delilinden maksat “kâinattaki düzen” demektir, diye söylemişlerdir. Yani: Madem kâinatta bir düzen vardır; elbette o düzeni tesis eden bir müessis vardır; o da Allah’tır. Üstad Bediüzzaman, bu inayet delilini düzen kavramından daha geniş bir şekilde ele alıyor. Kur’anın, eşyanın faydalarından, sanat ve nimet boyutlarından söz eden ve Allah’ın özel kasıt ve müdahalesini gösteren bütün Kur’an ayetleri bu delil-i inayeti dokuyorlar. Bu ayetler içine; kâfirlere verilen özel azapları anlatan ayetler de giriyor. Çünkü o azaplar da, Allah’ın ekstra müdahalesinin göstergesidirler.


İnsan konuşurken veya bir konuyu yazarken, söz ve cümlelerden ziyade mana ile ilgilenir. Mana, ilgilenilen asıl öz demektir. Üstad, 24. Mektupta bütün kâinat ve bütün hadiseler birer tekellümdür, birer kitabettir (birer konuşmadır; birer yazıdır) derken varlıkların ve olayların içlerindeki bu maksut ve hedeflenmiş manaları kast ediyor.


Aslında vücut, varlık ve halk edilmenin en birinci özelliği Yunancada kozmos denilen
düzendir. Düzen olmazsa varlık ve yaratmak gerçekleşmez. Evet, varlığın simetrisi ve omurgası, sibernetik sistem denilen dengedir. Bununla beraber, varlıkta kaos yani düzensizlik de arızi olarak bir realitedir. Fakat bu durum geçicidir; daha güzel daha genel bir düzenin kurulması için kaotik durumlar altyapı oluyor.

Mitolojiden İki Önemli Örnek

Birincisi:


Antik Çağ varlığı, geçmiş ve geleceği, hayat ve ölümü, dünya ve ahireti, ihtiyaç ve aşkı kuşatacak şekilde fıtrat kavramını o kadar güzel anlatmış ki; biz bu hakikati anlatan metinlerini tam anladığımızda; onların ilerici ve bizim gerici olduğumuzu görmüş oluruz. Maalesef, 4-5 bin yıllık o eski dil kaybolduğundan, biz onları ilkel ve geri kabul ederiz; kendimizi de ilerici ve gelişmiş biliriz.


Onların dili; misal, edebî tasvir, arketipal literatür demek olan mitoloji ile anlatım idi. Biz bu dili çoğunlukla bilmediğimizden o bilgilere hurafe gözüyle bakıyoruz. Ve başta Tevrat olmak üzere dinlerin dili de buna yakın olduğundan maalesef bugün için insanların çoğu, dinî bilgileri ya yanlış anlıyor veya hurafe olarak algılıyor. Mutlak manada varlıktan, hayattan, değerlerden kopuyor. Başsız ve dipsiz bir anarşizme düştüğünden normal hayvanlar kadar dahi hayatını, hedefine ve lezzetine vardıramıyor.

Varlığın Haritası

Pek değerli kardeşim Hakan Yalman, Kuantum Dilinde Kâinatın Hecesi isimli bir kitap
yazmış oldu. Kitap kâinatın iki temel şifresini çözen 30. Söz’ün Şerhi olma iddiasını
taşıdığından ben de merakla okudum. Bu değerli kardeşim güzel mânâlar tespit etmiş,
avlamaya çalışmış. Fakat izahlar yetersiz olduğundan o güzelim mânâlar avlanmamıştır.


Hemen belirtelim ki, 30. Söz’ün 2. Mebhası birinci derecede kuantum nazarı ile atomların dönüşüm ve değişimine (tahavvülat) bakmamış. Daha çok kimya ilmi çerçevesi içinde atomların hareketinin ne ifade ettiği gerçeği etrafında dolaşmıştır. Çünkü Üstad’ın zamanında kuantum fiziği henüz keşfedilmemişti…


İşte bu değerli kardeşimin Kuantum Dilinde Kâinatın Hecesi adlı kitabının başlıklarının
iyi anlaşılması için Varlığın Haritası adlı bu notları yazıyorum. Niyetimiz birilerini
eleştirmek olmayıp, yarım kalan bardağı bu damlalarla doldurup taşırtmaktır; bu sayede
marifet bahçesinde güzel çiçeklerin çıkmasına yardımcı olmaktır.


İşte, değil Hakan kardeşimin, belki düşünce dünyasının yüzde doksanının düştüğü en
birinci hata şudur: Kâinatı reel ve müstakil varlıklar olarak kabul edip, Allah’ı uzaklara,
bilinmez bir yere ve biçime sokmaktır. Hâlbuki tevhid gereği olarak ve bütün dinî
metinlerden –özellikle Uzak Doğu dünyasından- öğreniyoruz ki; Varlık birdir, sonsuzdur,
onda ayrılık gayrılık yoktur. Gayrılık sadece eşyanın belirli bir nokta olarak görünüp,
sınırlanmasıdır; bu mânâ ile sonsuzdan farklılaşmasıdır. Yoksa vücut ve realite olarak
Varlık birdir; sonsuz ilim, kudret ve iradesiyle belirli noktalarda sonsuz varlığının belirli
tecellilerine şekil veriyor; insanoğlu da bu şekillerden biridir ki, kapsamlılık neticesinde,
bu sonsuz şekillere isim takıyor, Allah’ı bir derece bu esma ile bilmiş oluyor. Yoksa
“Sonsuz” kuşatılamadığı için bilinemez.


Bu derin meseleyi modern fizik terminolojisiyle ifade edersek, kâinat dediğimiz bu
belirlenmiş noktalar, fizik dilinde kuantitedir, parçacıktır, niceliktir. Sonsuz bir mânânın
mürekkebidir. Sonsuz bir yazılımın print edilmiş şeklidir.

bahaeddin sağlam

Konuşma daveti ve medya başvuruları için, lütfen iletişime geçiniz

+90 545 362 18 88

İstanbul | Türkiye

© 2026  Tüm hakları saklıdır.

  • Bahaeddin Saglam YouTube
  • Spotify
  • Bahaeddin Saglam SoundCloud
  • Bahaeddin Saglam LinkedIn
  • Bahaeddin Saglam Twitter
  • Bahaeddin Saglam Facebook
bottom of page