Makaleler
Netanyahu Amalek Deyince Neyi Kastetti?
Binyamin Netanyahu bununla, Araplar ezelden beri Yahudi düşmanıdırlar; onların çoluk-çocuğunu dahi öldürmek caizdir demek istedi. Ve bu kastını Tevrat’a dayandırdı. Tevrat asla yanlış değildir. Ama Netanyahu’nun kastı ve yorumu, yedi yönden yanlıştır.
A) Evvela: Tevrat’ın kullandığı kelime, Araplar demek değildir. Tarih öncesi; 20 bin yıl önceden vahşi ve yamyam insanlar manasındadır. Kelime olarak, devler demektir. İbranice ve Arapça kardeş lehçeler olduğundan, her iki dilde de bu kelime devler manasına gelir. Şöyle ki:
B) Kâinat diyalektik süreç gereği zıtlardan ve bu zıtların dengesinden oluşur. İşte 150 bin yıllık Homo Sapiens insan nesli, yüz bin sene tamamen vahşi yaşamıştır. Son elli bin yıldır dillerin evrimi sayesinde vahşet ve medeniyet hep çarpışa çarpışa gelmiştir. Medeniyetin elinde silah Musa (hukuk ve din), Harun (mistisizm ve maneviyat) bir de Nun oğlu Yeşu (bilim) var. Nun vahiy dilinde hukka ve bilim demektir. Vahşi ve yamyamların silahı ise, devlik, fiziki güç ve yırtıcılık, başka bir tabirle Amalek olmak.
C) Bugün başta Biyoloji, Paleontoloji, Arkeoloji ve Antropoloji gösteriyor ki. Yahudilerin soy kütüğü diye gösterilen Tevrat’taki soy ağacı yani Âdem, Nuh, İbrahim, İshak, Yakub, Yusuf ve Yehuda tarih değildir, Yahudilerin ataları değildir. Her birisi, arketip denilen birer kavram ve birer dönemin ismidirler. Demek istediğim, sanıldığı kadar Yahudi tarihi o kadar eskiye gitmiyor. Yahudi Milleti, Akad Medeniyetinin dört kolundan biridir. Diğer kolları Araplar, Süryaniler, Aramîlerdir. Bu milletlerin dilleri ve alfabeleri birbirine çok yakındır. Yahudiliğin kurucusu, ikinci Musa denilen Ezra Peygamberdir. Ezra, Akad arşivinde ne bulduysa ezberlemiş ve vahiy tarzında kale almıştır. Bu da MÖ: 560’lı yıllara denk geliyor. Bu bilgiler Tarih ilminde sabittir.
Risale-i Nur'da Felsefe Eleştirisi Kitabının Raporu
(Değerli kardeşimiz Prof. Dr. Neşet Toku’nun “Risale-i Nur’da Felsefe Eleştirisi” adlı kitabının sadece yirmi sayfasındaki (85-104) yanlışların tesbiti ve tashih raporudur.)
Sh: 85
1- Bediüzzaman hakikat tartışmalarına Kur’anî yolu, müstakil ve asıl yol diye dâhil etmesinin gerekçesini şöyle temellendiriyor… İşte bu sözdeki zaaf ve yanlışlar:
a) Hakikat tartışmaları ifadesi yanlıştır. Doğrusu, "Varlıkta ve kâinatta hakikat var mı? Yok mu?” gibi bir deyim olmalı. Ayrıca Bediüzzaman böyle bir tabiri de kullanmaz. Hakikat arşına (semasına) çıkan yolların ve miraçların en sağlamı, en kısası Kur’an’dır, diyor. (Nokta Risalesi)
b) Kur’anın hakikatin şahidi ve belgesi olması, Asr-ı Saadetten beri var olan ve kullanılan asıl bir yoldur. Bediüzzaman ile literatüre dâhil edilmiş değildir.
c) Kur’anî yolun müstakil bir yol olması, anlamsızdır. Çünkü her yol zaten kendine özgü bir yoldur. Ayrıca yazarımız Akli burhanlar üzerine tesis edilmiş olan Kur’an, diyor. Demek Kur’an’ın müstakil ve asıl yol olduğunu kendi kendine çürütmüş oluyor.
2- Kur’an, aslî ilimlerin hayati noktalarını içeren bir özdür. Tezhibirruh, riyazatül- kalb, terbiyetül- vicdan, tedbirul-cesed, tedvirül-menzil, siyasetül- medeniye, nizamatül-âlem, adab-ı içtimaiye, hukuk, muamelat içermiştir. İşte bu sözde de zaaf ve yanlışlar vardır. Şöyle ki:
a) Kur’anın bu gibi psikolojik ve sosyolojik ilimlerin özetlerini içermesi, hakikatin tesbiti çalışması değildir.. Olsa olsa, Kur’anın mucizeliğinin bir nüktesi olur.
b) Acaba yazar da dâhil, Osmanlıca olan, bu ilimlerin isimlerini gerçek manasıyla, hiçbir Nur okuyucusu biliyor mu? Yazar biliyor ise, neden açıklamadı?
Delil-i İnayet ile İsbat
İnayet, itina, mana aynı kökü paylaşan kelimelerdir. İşin sahibinin o iş ile özene bezene olarak ilgilenmesi demektir. Mucize ve kerametlere de inayet denilir; çünkü bunlar, onları kanun üstü olarak yaratan Allah’ın özel ilgi ve alakasının ayet ve belirtileridir. İnayet veya Delil-i inayet kelimeleri Kur’anda geçmiyor. Onun yerine Allah’ın özel inayet ve alakadarlığını gösteren san’at ve ayet kelimeleri geçiyor.
Eski kelamcılar ve felsefeciler, bu inayet delilinden maksat “kâinattaki düzen” demektir, diye söylemişlerdir. Yani: Madem kâinatta bir düzen vardır; elbette o düzeni tesis eden bir müessis vardır; o da Allah’tır. Üstad Bediüzzaman, bu inayet delilini düzen kavramından daha geniş bir şekilde ele alıyor. Kur’anın, eşyanın faydalarından, sanat ve nimet boyutlarından söz eden ve Allah’ın özel kasıt ve müdahalesini gösteren bütün Kur’an ayetleri bu delil-i inayeti dokuyorlar. Bu ayetler içine; kâfirlere verilen özel azapları anlatan ayetler de giriyor. Çünkü o azaplar da, Allah’ın ekstra müdahalesinin göstergesidirler.
İnsan konuşurken veya bir konuyu yazarken, söz ve cümlelerden ziyade mana ile ilgilenir. Mana, ilgilenilen asıl öz demektir. Üstad, 24. Mektupta bütün kâinat ve bütün hadiseler birer tekellümdür, birer kitabettir (birer konuşmadır; birer yazıdır) derken varlıkların ve olayların içlerindeki bu maksut ve hedeflenmiş manaları kast ediyor.
Aslında vücut, varlık ve halk edilmenin en birinci özelliği Yunancada kozmos denilen
düzendir. Düzen olmazsa varlık ve yaratmak gerçekleşmez. Evet, varlığın simetrisi ve omurgası, sibernetik sistem denilen dengedir. Bununla beraber, varlıkta kaos yani düzensizlik de arızi olarak bir realitedir. Fakat bu durum geçicidir; daha güzel daha genel bir düzenin kurulması için kaotik durumlar altyapı oluyor.
Mitolojiden İki Önemli Örnek
Birincisi:
Antik Çağ varlığı, geçmiş ve geleceği, hayat ve ölümü, dünya ve ahireti, ihtiyaç ve aşkı kuşatacak şekilde fıtrat kavramını o kadar güzel anlatmış ki; biz bu hakikati anlatan metinlerini tam anladığımızda; onların ilerici ve bizim gerici olduğumuzu görmüş oluruz. Maalesef, 4-5 bin yıllık o eski dil kaybolduğundan, biz onları ilkel ve geri kabul ederiz; kendimizi de ilerici ve gelişmiş biliriz.
Onların dili; misal, edebî tasvir, arketipal literatür demek olan mitoloji ile anlatım idi. Biz bu dili çoğunlukla bilmediğimizden o bilgilere hurafe gözüyle bakıyoruz. Ve başta Tevrat olmak üzere dinlerin dili de buna yakın olduğundan maalesef bugün için insanların çoğu, dinî bilgileri ya yanlış anlıyor veya hurafe olarak algılıyor. Mutlak manada varlıktan, hayattan, değerlerden kopuyor. Başsız ve dipsiz bir anarşizme düştüğünden normal hayvanlar kadar dahi hayatını, hedefine ve lezzetine vardıramıyor.
Varlığın Haritası
Pek değerli kardeşim Hakan Yalman, Kuantum Dilinde Kâinatın Hecesi isimli bir kitap
yazmış oldu. Kitap kâinatın iki temel şifresini çözen 30. Söz’ün Şerhi olma iddiasını
taşıdığından ben de merakla okudum. Bu değerli kardeşim güzel mânâlar tespit etmiş,
avlamaya çalışmış. Fakat izahlar yetersiz olduğundan o güzelim mânâlar avlanmamıştır.
Hemen belirtelim ki, 30. Söz’ün 2. Mebhası birinci derecede kuantum nazarı ile atomların dönüşüm ve değişimine (tahavvülat) bakmamış. Daha çok kimya ilmi çerçevesi içinde atomların hareketinin ne ifade ettiği gerçeği etrafında dolaşmıştır. Çünkü Üstad’ın zamanında kuantum fiziği henüz keşfedilmemişti…
İşte bu değerli kardeşimin Kuantum Dilinde Kâinatın Hecesi adlı kitabının başlıklarının
iyi anlaşılması için Varlığın Haritası adlı bu notları yazıyorum. Niyetimiz birilerini
eleştirmek olmayıp, yarım kalan bardağı bu damlalarla doldurup taşırtmaktır; bu sayede
marifet bahçesinde güzel çiçeklerin çıkmasına yardımcı olmaktır.
İşte, değil Hakan kardeşimin, belki düşünce dünyasının yüzde doksanının düştüğü en
birinci hata şudur: Kâinatı reel ve müstakil varlıklar olarak kabul edip, Allah’ı uzaklara,
bilinmez bir yere ve biçime sokmaktır. Hâlbuki tevhid gereği olarak ve bütün dinî
metinlerden –özellikle Uzak Doğu dünyasından- öğreniyoruz ki; Varlık birdir, sonsuzdur,
onda ayrılık gayrılık yoktur. Gayrılık sadece eşyanın belirli bir nokta olarak görünüp,
sınırlanmasıdır; bu mânâ ile sonsuzdan farklılaşmasıdır. Yoksa vücut ve realite olarak
Varlık birdir; sonsuz ilim, kudret ve iradesiyle belirli noktalarda sonsuz varlığının belirli
tecellilerine şekil veriyor; insanoğlu da bu şekillerden biridir ki, kapsamlılık neticesinde,
bu sonsuz şekillere isim takıyor, Allah’ı bir derece bu esma ile bilmiş oluyor. Yoksa
“Sonsuz” kuşatılamadığı için bilinemez.
Bu derin meseleyi modern fizik terminolojisiyle ifade edersek, kâinat dediğimiz bu
belirlenmiş noktalar, fizik dilinde kuantitedir, parçacıktır, niceliktir. Sonsuz bir mânânın
mürekkebidir. Sonsuz bir yazılımın print edilmiş şeklidir.
İlim ve Cehalet veya Alem-i İslam Meselesi
Mesele soru, sorun, sorgulanan şey ve çözülmesi istenilen problem demektir. Evet, İslam dünyasında çok sorular ve çok sorun var. Ayrıca sorgulanan önemli acil durumlar var. Çözülme bekleyen büyük problemler var. Yüzyıl önce de böyle idi. Bir çağ geçmesine rağmen bir şey değişmemiştir.
Yüzyıl önceki aydın Müslümanlar bu sorunların farkında idi. Bunların çözümü için İslam Birliği manasında İttihad-ı Muhammedî’yi kurdular. O zaman şöyle bir soru medyada yayınlanıyordu. “Acaba bu İttihad-ı Muhammedî, modern dünyaya tehlike oluşturmaz mı?”
Bediüzzaman yine medya üzeriden bu soruyu şöyle cevaplıyordu: Birlik ilim ile olur. Eğer ilim varsa böyle oluşumlardan hiç zarar gelmediği gibi; çok faydaları da olur. Eğer tehlikeli olan cehalet üzere birlik ise, o zaten mümkün değildir. Böyle bir birlik asla gerçekleşemez. (Nutuk)
Marifet Hakkında Beş Not
Birincisi
Semavî kitaplardan anlaşılan; madde de mana da, gayb de şehâdet de, Allah da Rahman da, İsa da Musa da, kanun da mucize de ve Ha-Mim ile işaret edilen 99 isim de ve Cevşen’de anlatılan 1001 isim ve şuunât da mutlak (sonsuz) bir Hakikatin farklı şüun ve tecellileridir. Dualiteyi ve diyalektiği yani Rahmaniyeti izah eden Rahman suresinde anlatıldığı gibi, bütün zıt varlık ve olaylar, O’nun şüun ve nitelikleridir. Bu noktadan bakılırsa insan için ölüm ve yokluk söz konusu olamaz. Varlıklar ve onların bilinçli dosyacıkları olan kişilikler sadece bir nitelikten diğer bir niteliğe geçiyorlar. Gerçekten Rahman suresi varlığı ve varlığın ikili yapısı olan dualiteyi çok güzel bir üslupla anlattığı gibi; bu ikili yapının bir neticesi olan ve göreceli olarak birbirinden farklı olan şüun ve nitelikleri de birlik ve tevhid çerçevesinde son derece sanatlı bir ifade ile sunmuştur. Evet, O her gün yeni bir şe’ndedir.
Bu bakış açısı yani varlığı ve varoluşu bir görmek; nitelik ve nesneleri özellikle canlıları birbirinden kopuk, karışıklık içinde kıvranan ve en sonunda yokluğa mahkûm olarak görmemek, birlik kanununun, bilinçli yaradılışın ve tevhid inancının gereğidir. Çünkü en büyük dengesizlik sayılan şirkin varlıkta yeri yoktur. Şirk varsa sistem ve birlik asla var olamaz. Evet, müsbet ilimler bugün bize şu gerçeği gösteriyorlar: Bütün bu zıtları dengeleyen ve bu şüunata hayat ve can veren ve kâinatın ve hayatın işletim sırrını izah eden Sibernetik ilmine işaret eden Adl ismi ve niteliğidir ki; İmam-ı Azam’a göre en büyük ism-i azamdır.
Evet, hiçbir şey tek başına O değildir. Fakat O her şeydir. Yani sonsuzdur. Ve her şeyin ruhu ve özü olan dengedir; El-Adldir. Hayat hakikati ile eşdeğerdir. Zaman ve mekândan münezzeh olduğu gibi kâinatın dışında olmaktan da münezzehtir. Ahmed-i Hani’nin tabiriyle O, sadece ene’l-hak değildir. Gerçek manada O, Vahid-i Mutlaktır.