Makaleler
Kötülük Problemi ve Bediüzzaman Said Nursî Teodisesi
Din felsefesinde en çok tartışılan konulardan biri olan kötülük problemini ele almamızın sebebi, bu probleme mutlak manada bir çözüm getirmek değil – kötülük mefhumu bir problemden öte problematik olarak karşımızda durarak sınırlarımızı aştığından – bu konu hakkında din felsefesi nezdinde ne gibi yaklaşımların bulunduğu, kötülük problemi ile kast edilen sorunun ne olduğu ile ilgili özet bir şekilde bilgi vererek muhatabın bu konu hakkında aşağı yukarı zihninde bir tablo oluşturmaktır. Bu amacı güttüğümüz için giriş ile birinci bölümü bu çerçevede oluşturduk.
İkinci bölümde ise Said Nursi’nin kötülük problemine olan yaklaşımını ele aldık. Her ne kadar Said Nursi’nin kelamcı kimliği ve bugün bir kısım insanların zihninde siyasi gerekçeler sebebiyle olumsuz izlenim bırakan Nurculuk hareketinin kurucusu olması hasebiyle din felsefesi açısından kötülük problemine olan yaklaşımını ele almanın çok da yerinde bir çalışma olmayacağı şeklinde görüşler olsa da biz buna katılmamaktayız. Çünkü bugün gerek ulusal gerek uluslararası arenada Müellif adına birçok yüksek lisans ve doktora tezleri yazılmakta ve adına kürsüler kurulmaktadır. Ayrıca küçümsenmeyecek derecede hem yetkinlik hem de kemiyet açısından birçok konuyu –özellikle iman meselelerini – ele alan yaklaşık 6000 sayfalık bir külliyata sahiptir. Bunun yanı sıra kötülük problemine yaklaşımında sadece kelamcı kimliğiyle ya da Kuran’ı referans alarak çözüm getirme yoluna başvurmamış, felsefî diyebileceğimiz çözümleri de probleme olan itirazlara karşı öne sürmüştür.
İkinci bölüm Müellifin yaklaşımı üzerine kurulu olduğu için külliyattan alıntılar ile düşüncelerini vermeye çalıştık. Fakat külliyat dili bugünün Türkçesi ile anlaşılamamaktadır. Hatta külliyat içindeki eserler arasında bile dil farkı bulunmaktadır. Mesela, Muhakemat, 1911 Osmanlı Türkçesi ile yazılmışken Lem’alar, 1934 Osmanlı Türkçesi ile yazılmıştır ki bu yıllar arasında dilde büyük ölçüde bir değişim olmuştur. Bu sebeple yapılan alıntılarda bazen sırf pasajı bugünün Türkçesine çevirmekle yetindik, bazen verilmek istenilen mana pasajdan anlaşılamayacağından pasajdan çıkan anlamı yansıtmaya gayret gösterdik. Bu yöntem bütünüyle manayı aksettirmek üzere kurulduğundan bazı yerlerde kendi cümle ya da kelimelerimiz için parantez kullanmak mümkün olmamıştır. Fakat çok nadir de olsa bütünüyle manayı aksettirme ihtiyacı hissetmediğimiz pasajlarda parantez ile eklemelerimizi belirttik.
Şunu da özellikle belirtmek isterim ki bir şahsiyeti beğenmek veya o şahsiyetin düşüncelerinden istifade etmek veya merak insiyakıyla o şahsiyetin belli bir konu hakkında ne gibi düşüncelere sahip olduğunu araştırmak, o şahsiyete nispet edilen bir ekol, akım, mezhep, tarikat veya harekete mensup olmayı gerektirmez. Nitekim Whitehead hakkında yapılan bir çalışma o kişiyi bir Süreç Teolojisi taraftarı, Mevlâna Celalettin Rumî’yi araştırmak ya da düşüncelerinin taraftarı olmak o kişiyi Mevlevî tarikatı mensubu yapmayacağı gibi Said Nursî’yi araştırmak ve düşüncelerinden yararlanmak da o kişiyi Nurcu yapmaması gerekir. Fakat ülkemizde böyle bir ön yargı oluşmuştur. Bunun kırılmasını temenni ederiz.
Herkesin az veya çok, önceden, şimdi veya daha sonra evrende kötülüğün neden var olduğu ile ilgili birtakım soruları olmuş, oluyor ve olacaktır. Bu açıdan, bu çalışmamızın ufak da olsa bir fayda vermesi bizi gerçekten mutlu edecektir.
Kısa bir süre zarfında ve birçok meşguliyet ile birlikte yürütülmesi sebebiyle çalışmamızın içinde barındırdığı eksiklikler ve hatalardan dolayı okuyucularımızın bunu mazur görmesini talep ederiz.
Risaleleri daha iyi anlamada benden sonsuz yardımlarını esirgemeyen babam Bahaeddin Sağlam’a teşekkür ederim.
Zehra Saldıran
İstanbul 2009
İslamiyet’in Temelleri Nasıl Atıldı!?
21.03.2023’te İslam dünyasının geri kalış sebebi olarak aklı, kıyası ve bilimi reddeden Hadisçiler olduğuna dair iki sayfalık kısa bir yazı kaleme aldım. Bilgiye özellikle fen bilgilerine alerjisi olanlar, yok sen mezhep imamlarına, tarihimize hakaret etmişsin, diye serzenişte bulundular. Halbuki ben tarafsızca meseleyi ele almıştım. Mezhep imamlarına asla hakaret etmedim. Etmem de… Hadisçileri de tam eleştirmedim, özellikle aklı, kıyası ve ilmi kabul eden İmam Şafii ve İmam Hambeli gibi muhaddisleri istisna ettim. Gayem İslam dünyasının da Kur’an gibi temel değerlerini doğru anlaması ve modern dünyaya ayak uydurması idi. Yazıyı paylaştığım günün akşamında baktım anlayanlar çok az. Tepkiler, birçok okumuş ve profesörden de gelse yersiz. Dolayısıyla bu aşağıdaki beş konuyu kısa kısa anlatmam gerektiğini anladım. Ki o ilk yazı hedefine varsın. Yoksa Tarihperestlik ve şahısları kutsama duyguları, insan profesör de olsa algı gözünü kapatıyor.
Vahyin Hakikati
“İşte göğün ve yerin Rabb’ine and olsun ki, ahirete yönelik olan bu vahiy, sizin toplumsal konuşmanız gibi bir gerçektir.” (Zâriyât: 23)
Bu ayet, Hz. Muhammed'in bilfiil tecrübe ettiği 23 senelik dinî, ilmî ve ahirete yönelik
yaşamını mucizevî bir dizayn ile bize ifade ediyor. Böyle derin, tarihî ve belki de bütün
kâinatı kuşatan bir hakikati kısaca ifade etmek, elbette bizim için mümkün değil. Fakat beş başlık altında bu konu ile ilgili temel bir kısım bilgileri sunup, gerisini sizin dinî
tecrübelerinize ve ilmî tefekkürünüze bırakıyorum. İşte bu ayetin daha iyi anlaşılması için, ontolojik, biyolojik, psikolojik ve Kur'anî açıdan tefsir edilmesi lazımdır.
Burada amacımız Kur'anî hakikatleri bilimin tasdiki altına sokmak değildir. Çünkü bu
izahattan görülecektir ki; Kur'anî ve dinî hakikatler o kadar yüksek ve derindirler ki, maddî ve sahaları sınırlı olan bilimler o zirveye çıkmak için ancak birer basamak olabilirler. Ayrıca biz, seküler düşünmüyoruz; gerçek bütün fen bilimlerinin kâinat kitabını dolayısıyla Kur'an hakikatlerini okuyan birer ajan olduklarını biliyoruz. Fakat tek bir noktada yoğunlaştıkları için, bazen kısa kalıyorlar, kemalatın zirvesine çıkamıyorlar.
Allah ve Kâinat Hakkında
Allah öz olarak sonsuz soyut varlık olduğu için fizik ve metafizik alemlerde yani her yerde eşit olarak bulunur. Çünkü soyut varlık mekândan ve kayıttan münezzehtir. Ve çünkü mekân maddenin özelliğidir. Besmeledeki Allah ismi bu soyut boyuta bakar.
Ve varlıkta her şey dengi ile var olduğundan; Allah’ın sonsuz soyut varlığının bir devamı olan ve Evren denilen somut bir varlığı da vardır. Rahman ismi, yine sonsuz olan, ilim ve yazılım ile yönetilen bu somut boyut demektir.
İster Allah deyin ister Rahman deyin herhalde O’na dua edebilirsiniz. (İsra suresi, 110)
Soyut varlık son yıllarda derin fizikçiler tarafından bile bilindi, ama mahiyeti henüz tam keşfedilemedi. Somut varlığın sonsuz olduğu da ancak Cern Müessesesi ile bilindi. Maalesef ancak son otuz seneden sonra kâinatta 400 milyar Galaksinin varlığı keşfedildi. Daha önce kâinat bizim Galaksimizden ibaret sanılıyordu.
Ama bu somut boyutun işletim sistemi 70’li yıllardan beri biliniyor. Sibernetiktir. Yani denge (İsm-i Adl) ile yönetilen zıtlıklardan oluşuyor. Nedensellik gibi yasalara tabidir. Sibernetik olması, denge, ilim ve yazılım ile yönetiliyor, demektir. Evet Evrenin bu bilgi ve yazılım boyutu, madde ve enerji boyutundan daha önceliklidir. Kâinat, enerji, yazılım ve evrimden ibarettir. Dini tabir ile kudret, ilim ve irade. Bunlar Allah’ın isimleri. İsim ve müsemma ise birdir. Allah’ın isimleri kâinat hakikatleridir. Arapça sözcükler ise isim değiller, Esma-i Hüsna denilen bu kâinat hakikatlerinin ismidirler. (İbn Arabi)
Sevan Nişanyan'a Cevap - 1
Aslında inançsızlığı dolayısıyla değersizliği savunan birisine cevap vermemek daha iyi olur. Çünkü varlığı ve hayatı anlamlı kılan iman ve benzeri bütün kutsal değerlere karşı gelen birisi hiçbir değeri ve hakikati kabul ediyor olamaz. Böyle birisine de cevap vermek pek anlamlı olmaz. Fakat dini konuları ve metinleri bilmeyen insanlarımız, değersizlik ve boşluk çukuruna düşmesin diye Sevan Bey’in Kur’an ve İslam ile ilgili iddialarına kısaca cevap vereceğiz.
Varlık ve Tarih Felsefesi
Bu saha veya bu tünel o kadar çok geniş ve derindir ki, benim gibi binlerce yazarı yutmuştur. İşte bizim boğulmamamız için çok sağlam dayanaklara tutunmamız gerekiyor. Ve bu sahaya inmeden cep feneri olarak elimize 5 kavramı almamız lazımdır.
Tarih, bir ilim dalıdır. İlim dalları ise, sınırları veya kuralları belli ve sınırlı olması gerekir. Yoksa ölçülebilen, başka bir tabirle bilinebilen bir ilim olamazlar. Evet, bu gerçekle beraber, tarihin sahası, sanılan veya avamca kabul edilen saha olarak sonsuzdur.
Hayır! Öyle değildir. Tarih, kelime olarak, vakti ve şekli belli olan olay ve nesneler hakkında tutulan bilgi notları veya kalıntıları demektir. Kelime Yunancadaki Arkheoloji kelimesinden Arapçalaştırılmış bir deyimdir. Zaten Arapçada Arrekha (kaydetti) fiilinden başka türetilmiş bir kelime daha yoktur. Eski Arapçada ise bu kök yoktur.
Bilindiği gibi Arkeoloji, sadece geçmişin bulunabilen izlerini ve kalıntılarını araştıran ilim dalı demektir. Tarih felsefesi ise, daha çok ontolojiyi, değerleri, sosyal yasaları inceleyen bir uğraştır. Henüz bir ilim dalı olmamıştır. Çünkü subjektif çok değerlendirmeler var, bu alanda. Ayrıca alan adeta sonsuz genişliğe sahiptir. (İleride göreceğimiz gibi.)
Yaratma Süreçleri
İnsanın varlığı hissetmesi, zaman ve süreç gibi soyut gerçeklikleri bilmesi; başka bir tabir ile insanoğlunun değişik duyuları ile bilgi edinmesi, varlık ve insanın kendisi kadar sabit bir gerçekliktir. Buna rağmen duyguların yanılması da zaman zaman gözlemlenen bir gerçekliktir.. İşte bu problemin içinden çıkabilmek için; bilge insanlar şöyle bir çerçeve çizmişlerdir; şu üç formülü önermişlerdir:
1) Duyguların varlığı ve onların yeteneklerine göre varlığı hissetmesi, mesela gözün
güzellikleri görmesi, kulağın sesleri işitmesi, ağzın tat alması deney ile test ile ve süreklilik gerçekliği ile sabittir.
2) İnsanın bu duyguları, birer numune, birer birim ve ölçüdürler. Sonsuz varlığın görmesine, işitmesine oranla göreceli ve zayıf birer varlıkları vardır ve sonsuz değiller. Demek yanılgı, ya lokal bir hastalığın neticesidir; veya o göreceli duyguların kendilerini, sonsuz olan asıllarının yerine ikame etmelerinden dolayıdır. Ayrıca birey olarak insanın duyguları yanılsa da, insan nevinin duyguları ve casusları olan fenlerin yanılma payı birkaç milyonda birdir.
3) İnsandaki duyguların en merkezî olanı insanın benliğidir. Bu benin de diğer duygular gibi; göreceli bir varlığı var. Ve asla sonsuz değildir. Demek eğer insan beni, kendini sonsuz olarak algılayıp umumi sistemin merkezine temel bir değer olarak kendini koyarsa, burada kâinat büyüklüğünde bir yanılgı söz konusu olur.