Makaleler
Vahyin Hakikati
“İşte göğün ve yerin Rabb’ine and olsun ki, ahirete yönelik olan bu vahiy, sizin toplumsal konuşmanız gibi bir gerçektir.” (Zâriyât: 23)
Bu ayet, Hz. Muhammed'in bilfiil tecrübe ettiği 23 senelik dinî, ilmî ve ahirete yönelik
yaşamını mucizevî bir dizayn ile bize ifade ediyor. Böyle derin, tarihî ve belki de bütün
kâinatı kuşatan bir hakikati kısaca ifade etmek, elbette bizim için mümkün değil. Fakat beş başlık altında bu konu ile ilgili temel bir kısım bilgileri sunup, gerisini sizin dinî
tecrübelerinize ve ilmî tefekkürünüze bırakıyorum. İşte bu ayetin daha iyi anlaşılması için, ontolojik, biyolojik, psikolojik ve Kur'anî açıdan tefsir edilmesi lazımdır.
Burada amacımız Kur'anî hakikatleri bilimin tasdiki altına sokmak değildir. Çünkü bu
izahattan görülecektir ki; Kur'anî ve dinî hakikatler o kadar yüksek ve derindirler ki, maddî ve sahaları sınırlı olan bilimler o zirveye çıkmak için ancak birer basamak olabilirler. Ayrıca biz, seküler düşünmüyoruz; gerçek bütün fen bilimlerinin kâinat kitabını dolayısıyla Kur'an hakikatlerini okuyan birer ajan olduklarını biliyoruz. Fakat tek bir noktada yoğunlaştıkları için, bazen kısa kalıyorlar, kemalatın zirvesine çıkamıyorlar.
Allah ve Kâinat Hakkında
Allah öz olarak sonsuz soyut varlık olduğu için fizik ve metafizik alemlerde yani her yerde eşit olarak bulunur. Çünkü soyut varlık mekândan ve kayıttan münezzehtir. Ve çünkü mekân maddenin özelliğidir. Besmeledeki Allah ismi bu soyut boyuta bakar.
Ve varlıkta her şey dengi ile var olduğundan; Allah’ın sonsuz soyut varlığının bir devamı olan ve Evren denilen somut bir varlığı da vardır. Rahman ismi, yine sonsuz olan, ilim ve yazılım ile yönetilen bu somut boyut demektir.
İster Allah deyin ister Rahman deyin herhalde O’na dua edebilirsiniz. (İsra suresi, 110)
Soyut varlık son yıllarda derin fizikçiler tarafından bile bilindi, ama mahiyeti henüz tam keşfedilemedi. Somut varlığın sonsuz olduğu da ancak Cern Müessesesi ile bilindi. Maalesef ancak son otuz seneden sonra kâinatta 400 milyar Galaksinin varlığı keşfedildi. Daha önce kâinat bizim Galaksimizden ibaret sanılıyordu.
Ama bu somut boyutun işletim sistemi 70’li yıllardan beri biliniyor. Sibernetiktir. Yani denge (İsm-i Adl) ile yönetilen zıtlıklardan oluşuyor. Nedensellik gibi yasalara tabidir. Sibernetik olması, denge, ilim ve yazılım ile yönetiliyor, demektir. Evet Evrenin bu bilgi ve yazılım boyutu, madde ve enerji boyutundan daha önceliklidir. Kâinat, enerji, yazılım ve evrimden ibarettir. Dini tabir ile kudret, ilim ve irade. Bunlar Allah’ın isimleri. İsim ve müsemma ise birdir. Allah’ın isimleri kâinat hakikatleridir. Arapça sözcükler ise isim değiller, Esma-i Hüsna denilen bu kâinat hakikatlerinin ismidirler. (İbn Arabi)
Sevan Nişanyan'a Cevap - 1
Aslında inançsızlığı dolayısıyla değersizliği savunan birisine cevap vermemek daha iyi olur. Çünkü varlığı ve hayatı anlamlı kılan iman ve benzeri bütün kutsal değerlere karşı gelen birisi hiçbir değeri ve hakikati kabul ediyor olamaz. Böyle birisine de cevap vermek pek anlamlı olmaz. Fakat dini konuları ve metinleri bilmeyen insanlarımız, değersizlik ve boşluk çukuruna düşmesin diye Sevan Bey’in Kur’an ve İslam ile ilgili iddialarına kısaca cevap vereceğiz.
Varlık ve Tarih Felsefesi
Bu saha veya bu tünel o kadar çok geniş ve derindir ki, benim gibi binlerce yazarı yutmuştur. İşte bizim boğulmamamız için çok sağlam dayanaklara tutunmamız gerekiyor. Ve bu sahaya inmeden cep feneri olarak elimize 5 kavramı almamız lazımdır.
Tarih, bir ilim dalıdır. İlim dalları ise, sınırları veya kuralları belli ve sınırlı olması gerekir. Yoksa ölçülebilen, başka bir tabirle bilinebilen bir ilim olamazlar. Evet, bu gerçekle beraber, tarihin sahası, sanılan veya avamca kabul edilen saha olarak sonsuzdur.
Hayır! Öyle değildir. Tarih, kelime olarak, vakti ve şekli belli olan olay ve nesneler hakkında tutulan bilgi notları veya kalıntıları demektir. Kelime Yunancadaki Arkheoloji kelimesinden Arapçalaştırılmış bir deyimdir. Zaten Arapçada Arrekha (kaydetti) fiilinden başka türetilmiş bir kelime daha yoktur. Eski Arapçada ise bu kök yoktur.
Bilindiği gibi Arkeoloji, sadece geçmişin bulunabilen izlerini ve kalıntılarını araştıran ilim dalı demektir. Tarih felsefesi ise, daha çok ontolojiyi, değerleri, sosyal yasaları inceleyen bir uğraştır. Henüz bir ilim dalı olmamıştır. Çünkü subjektif çok değerlendirmeler var, bu alanda. Ayrıca alan adeta sonsuz genişliğe sahiptir. (İleride göreceğimiz gibi.)
Yaratma Süreçleri
İnsanın varlığı hissetmesi, zaman ve süreç gibi soyut gerçeklikleri bilmesi; başka bir tabir ile insanoğlunun değişik duyuları ile bilgi edinmesi, varlık ve insanın kendisi kadar sabit bir gerçekliktir. Buna rağmen duyguların yanılması da zaman zaman gözlemlenen bir gerçekliktir.. İşte bu problemin içinden çıkabilmek için; bilge insanlar şöyle bir çerçeve çizmişlerdir; şu üç formülü önermişlerdir:
1) Duyguların varlığı ve onların yeteneklerine göre varlığı hissetmesi, mesela gözün
güzellikleri görmesi, kulağın sesleri işitmesi, ağzın tat alması deney ile test ile ve süreklilik gerçekliği ile sabittir.
2) İnsanın bu duyguları, birer numune, birer birim ve ölçüdürler. Sonsuz varlığın görmesine, işitmesine oranla göreceli ve zayıf birer varlıkları vardır ve sonsuz değiller. Demek yanılgı, ya lokal bir hastalığın neticesidir; veya o göreceli duyguların kendilerini, sonsuz olan asıllarının yerine ikame etmelerinden dolayıdır. Ayrıca birey olarak insanın duyguları yanılsa da, insan nevinin duyguları ve casusları olan fenlerin yanılma payı birkaç milyonda birdir.
3) İnsandaki duyguların en merkezî olanı insanın benliğidir. Bu benin de diğer duygular gibi; göreceli bir varlığı var. Ve asla sonsuz değildir. Demek eğer insan beni, kendini sonsuz olarak algılayıp umumi sistemin merkezine temel bir değer olarak kendini koyarsa, burada kâinat büyüklüğünde bir yanılgı söz konusu olur.
Netanyahu Amalek Deyince Neyi Kastetti?
Binyamin Netanyahu bununla, Araplar ezelden beri Yahudi düşmanıdırlar; onların çoluk-çocuğunu dahi öldürmek caizdir demek istedi. Ve bu kastını Tevrat’a dayandırdı. Tevrat asla yanlış değildir. Ama Netanyahu’nun kastı ve yorumu, yedi yönden yanlıştır.
A) Evvela: Tevrat’ın kullandığı kelime, Araplar demek değildir. Tarih öncesi; 20 bin yıl önceden vahşi ve yamyam insanlar manasındadır. Kelime olarak, devler demektir. İbranice ve Arapça kardeş lehçeler olduğundan, her iki dilde de bu kelime devler manasına gelir. Şöyle ki:
B) Kâinat diyalektik süreç gereği zıtlardan ve bu zıtların dengesinden oluşur. İşte 150 bin yıllık Homo Sapiens insan nesli, yüz bin sene tamamen vahşi yaşamıştır. Son elli bin yıldır dillerin evrimi sayesinde vahşet ve medeniyet hep çarpışa çarpışa gelmiştir. Medeniyetin elinde silah Musa (hukuk ve din), Harun (mistisizm ve maneviyat) bir de Nun oğlu Yeşu (bilim) var. Nun vahiy dilinde hukka ve bilim demektir. Vahşi ve yamyamların silahı ise, devlik, fiziki güç ve yırtıcılık, başka bir tabirle Amalek olmak.
C) Bugün başta Biyoloji, Paleontoloji, Arkeoloji ve Antropoloji gösteriyor ki. Yahudilerin soy kütüğü diye gösterilen Tevrat’taki soy ağacı yani Âdem, Nuh, İbrahim, İshak, Yakub, Yusuf ve Yehuda tarih değildir, Yahudilerin ataları değildir. Her birisi, arketip denilen birer kavram ve birer dönemin ismidirler. Demek istediğim, sanıldığı kadar Yahudi tarihi o kadar eskiye gitmiyor. Yahudi Milleti, Akad Medeniyetinin dört kolundan biridir. Diğer kolları Araplar, Süryaniler, Aramîlerdir. Bu milletlerin dilleri ve alfabeleri birbirine çok yakındır. Yahudiliğin kurucusu, ikinci Musa denilen Ezra Peygamberdir. Ezra, Akad arşivinde ne bulduysa ezberlemiş ve vahiy tarzında kale almıştır. Bu da MÖ: 560’lı yıllara denk geliyor. Bu bilgiler Tarih ilminde sabittir.
Risale-i Nur'da Felsefe Eleştirisi Kitabının Raporu
(Değerli kardeşimiz Prof. Dr. Neşet Toku’nun “Risale-i Nur’da Felsefe Eleştirisi” adlı kitabının sadece yirmi sayfasındaki (85-104) yanlışların tesbiti ve tashih raporudur.)
Sh: 85
1- Bediüzzaman hakikat tartışmalarına Kur’anî yolu, müstakil ve asıl yol diye dâhil etmesinin gerekçesini şöyle temellendiriyor… İşte bu sözdeki zaaf ve yanlışlar:
a) Hakikat tartışmaları ifadesi yanlıştır. Doğrusu, "Varlıkta ve kâinatta hakikat var mı? Yok mu?” gibi bir deyim olmalı. Ayrıca Bediüzzaman böyle bir tabiri de kullanmaz. Hakikat arşına (semasına) çıkan yolların ve miraçların en sağlamı, en kısası Kur’an’dır, diyor. (Nokta Risalesi)
b) Kur’anın hakikatin şahidi ve belgesi olması, Asr-ı Saadetten beri var olan ve kullanılan asıl bir yoldur. Bediüzzaman ile literatüre dâhil edilmiş değildir.
c) Kur’anî yolun müstakil bir yol olması, anlamsızdır. Çünkü her yol zaten kendine özgü bir yoldur. Ayrıca yazarımız Akli burhanlar üzerine tesis edilmiş olan Kur’an, diyor. Demek Kur’an’ın müstakil ve asıl yol olduğunu kendi kendine çürütmüş oluyor.
2- Kur’an, aslî ilimlerin hayati noktalarını içeren bir özdür. Tezhibirruh, riyazatül- kalb, terbiyetül- vicdan, tedbirul-cesed, tedvirül-menzil, siyasetül- medeniye, nizamatül-âlem, adab-ı içtimaiye, hukuk, muamelat içermiştir. İşte bu sözde de zaaf ve yanlışlar vardır. Şöyle ki:
a) Kur’anın bu gibi psikolojik ve sosyolojik ilimlerin özetlerini içermesi, hakikatin tesbiti çalışması değildir.. Olsa olsa, Kur’anın mucizeliğinin bir nüktesi olur.
b) Acaba yazar da dâhil, Osmanlıca olan, bu ilimlerin isimlerini gerçek manasıyla, hiçbir Nur okuyucusu biliyor mu? Yazar biliyor ise, neden açıklamadı?




