top of page
  • Siyah YouTube Simgesi
  • Siyah SoundCloud'a Simge
  • Siyah LinkedIn Simge
  • Black Twitter Icon
  • Black Facebook Icon

Makaleler

Adem ve Evrim

[Bu söyleşi Nokta dergisi tarafından yapıldı.

Fakat bazı çevreler, yayınlanmasına izin vermediler.]

 

Kitaplarınızda okuduğum kadarıyla siz evrime inanıyor ve dinle bağdaştırıyorsunuz?

 

Evet. Tekâmül (Evrim) görüşü, türlerin yaratılması inancına aykırı değildir. Bugün evrim artık nazariye olmaktan çıkmıştır. Dinî kitaplara aykırı da değildir, bilimsel bir meseledir. Ben 200‟e yakın fennî ve dinî delil gösterebilirim. Bilakis böylece Allah sisteminin ekonomik işleyişini, sanatını ve gücünü gösterir. Kâinat mana üretmek için yaratılmış; bu da ancak evrim fiiliyle mümkündür. Evrim hiçbir şeyin birden bire olmaması demektir. Hayatın en büyük karakteri yavaş yavaş olmasıdır. Yaratılıştaki evrime dikkat edersek, bunun bir plan ve program olduğunu anlarız. Mesela, benim avucumda bir yumurta, kırk sene kalsa civciv olamaz. Fakat Allah‟ın bir avucu olan ekolojik ortamda saniyede kırk milyon civciv çıkıyor. Hocalar ikisini birbirine karıştırmamalı.

Allah’a Yakınlık, Velayet 2

Varoluş veya yaradılış denilen, gayet geniş, zorunlu bir yolculuk yani gelişme ve kemalata doğru ilerleme isteği, canlı-cansız bütün varlıkların en birinci özelliği ve niteliğidir. Bu özellik ve nitelik, bir şeyi var kılan enerji, yazılım ve gelişim denilen üçlü sacayağının üçüncü ayağı da sayılsa; varlığı amaçlı ve anlamlı kılan olarak birinci sırada gelir.


Birçok makalemde ontolojik yönüyle varlığı ve yaradılış sürecini çok detaylı olarak
anlattığımdan, tekrar olmasın diye bu yazıda sadece bu gelişme yolculuğunun yapısını,
özelliklerini ve engellerini kısa notlar halinde yazacağız. Belki bu notlar bu yolculukta bize küçük bir harita olur.


Bu üçlü sacayağının birincisi olan enerji, ham bir malzemedir. Bu malzemenin nesne ve eşya olması için bütün kâinatı kuşatan, her şeyin diğer her şey ile ilişkisini sibernetik olarak dengeleyen bir bilgi lazımdır. Bilgi ise soyuttur. Demek nesnel veya kişisel varlığı oluşturan, sonsuz bir bilgiyle gerçekleşen yazılımdır. Bizi biz kılan, bedenimizi ve enerjimizi araç olarak kullanan kişiliğimiz ve ruhumuz bu yazılım gerçeğinden başka bir şey değildir.

Kelime ve Logos veya Varlık ve Bilinç

Bilinmesi bizim için hayatî bir mesele olan ve diğer adı hayat ve biyoloji olan bu gerçeğin izahına çok eskiden beri çalışılmıştır. İnsanlık Âdemiyet zamanından bugüne yani soyut kavramları bildiği dönemden beri bu konuda kafa yormuştur. Eski Sümer ve Mısırın mitolojik metinlerinden açıkça anlaşılıyor ki; onlar kâinatın bir bilinç tarafından yönetildiğini yani onu işleten bir ruh ve mantığın var olduğunu biliyorlardı. Fakat eski insanlar, genellikle pagan oldukları için bu ruh ve mantığı birbirinden farklı ve kopuk değişik isimler ile ifade ediyordu.


Semavi dinleri saymazsak; bu hakikatin üniversal ve külli olarak ifade edilişini ilk olarak eski Yunan filozoflarında görüyoruz. Bunların başında Heraklitos (M.Ö. 475) gelir. Yunan düşüncesinin belkemiği olan Aristo ise, kendisinden evvel gelen filozofların birçok görüşünü eleştirmek ile beraber, bu logos kavramına, akl-ı evvel veya eşyaya form (suret) veren ilke demiştir; Ruh isimli kitabından anlaşıldığı gibi.. Aristo ayrıca insanı kâinatın bir modeli ve zirvesi olarak gördüğünden dil ve aklın sağlıklı çalışması için mantık ilmini ilk olarak o kaleme almıştır..

Kürt Açılımı Üzerine Siyasî Düşünce Notları

Bu meseleyi bütün boyutları ile bilmek için; dünyanın siyasi ve ekonomik yapısını 1700’lerden ele alıp dersler çıkarmak ve meselenin sosyolojik arka planını görmek gerekir. Çünkü bu soruna günlük siyasî sorun olarak bakarsanız ne sorunun sebepleri anlaşılır ne de gerçek bir çare bulunur. 


İşte ilk önce etnik milliyetçilik, ulusal milliyetçilik ile dinî ve ekonomik bloklar milliyetçiliğini kelime bazında bir miktar açalım, sonra bunların dünyadaki gelişimini ve Osmanlı dünyasındaki geçmişlerini görelim.

Sevan Nişanyan'a Cevap - 2 Zülkarneyn

Sevan Nişanyan sürekli olarak İslam Dininin temel kaynağı olan Kur’ana saldırıyor. Bunu aydınlanmak için yaptığını söylüyorsa da; yazılarında her zaman ve açıkça bütün inananlara, özellikle Müslümanlara hakaret ederek Kur’anın hurafe ve çalıntı olduğunu iddia ediyor. En son saldırısını da Zülkarneyn kıssası üzerinden yapıyor. İşte iddiaları:


1) Kehf suresinde geçen Zülkarneyn kıssası, bir Süryani menkıbeden uyarlanmadır. Bu sure, bütün tefsirlerde bildirildiği gibi 622’den önce Mekke’de değil de, Medine döneminde yazılmıştır. Çünkü bu kıssa, 629’da bir Süryani tarafından yazılmıştır.

Kötülük Problemi ve Bediüzzaman Said Nursî Teodisesi

Din felsefesinde en çok tartışılan konulardan biri olan kötülük problemini ele almamızın sebebi, bu probleme mutlak manada bir çözüm getirmek değil – kötülük mefhumu bir problemden öte problematik olarak karşımızda durarak sınırlarımızı aştığından – bu konu hakkında din felsefesi nezdinde ne gibi yaklaşımların bulunduğu, kötülük problemi ile kast edilen sorunun ne olduğu ile ilgili özet bir şekilde bilgi vererek muhatabın bu konu hakkında aşağı yukarı zihninde bir tablo oluşturmaktır. Bu amacı güttüğümüz için giriş ile birinci bölümü bu çerçevede oluşturduk.


İkinci bölümde ise Said Nursi’nin kötülük problemine olan yaklaşımını ele aldık. Her ne kadar Said Nursi’nin kelamcı kimliği ve bugün bir kısım insanların zihninde siyasi gerekçeler sebebiyle olumsuz izlenim bırakan Nurculuk hareketinin kurucusu olması hasebiyle din felsefesi açısından kötülük problemine olan yaklaşımını ele almanın çok da yerinde bir çalışma olmayacağı şeklinde görüşler olsa da biz buna katılmamaktayız. Çünkü bugün gerek ulusal gerek uluslararası arenada Müellif adına birçok yüksek lisans ve doktora tezleri yazılmakta ve adına kürsüler kurulmaktadır. Ayrıca küçümsenmeyecek derecede hem yetkinlik hem de kemiyet açısından birçok konuyu –özellikle iman meselelerini – ele alan yaklaşık 6000 sayfalık bir külliyata sahiptir. Bunun yanı sıra kötülük problemine yaklaşımında sadece kelamcı kimliğiyle ya da Kuran’ı referans alarak çözüm getirme yoluna başvurmamış, felsefî diyebileceğimiz çözümleri de probleme olan itirazlara karşı öne sürmüştür.


İkinci bölüm Müellifin yaklaşımı üzerine kurulu olduğu için külliyattan alıntılar ile düşüncelerini vermeye çalıştık. Fakat külliyat dili bugünün Türkçesi ile anlaşılamamaktadır. Hatta külliyat içindeki eserler arasında bile dil farkı bulunmaktadır. Mesela, Muhakemat, 1911 Osmanlı Türkçesi ile yazılmışken Lem’alar, 1934 Osmanlı Türkçesi ile yazılmıştır ki bu yıllar arasında dilde büyük ölçüde bir değişim olmuştur. Bu sebeple yapılan alıntılarda bazen sırf pasajı bugünün Türkçesine çevirmekle yetindik, bazen verilmek istenilen mana pasajdan anlaşılamayacağından pasajdan çıkan anlamı yansıtmaya gayret gösterdik. Bu yöntem bütünüyle manayı aksettirmek üzere kurulduğundan bazı yerlerde kendi cümle ya da kelimelerimiz için parantez kullanmak mümkün olmamıştır. Fakat çok nadir de olsa bütünüyle manayı aksettirme ihtiyacı hissetmediğimiz pasajlarda parantez ile eklemelerimizi belirttik.


Şunu da özellikle belirtmek isterim ki bir şahsiyeti beğenmek veya o şahsiyetin düşüncelerinden istifade etmek veya merak insiyakıyla o şahsiyetin belli bir konu hakkında ne gibi düşüncelere sahip olduğunu araştırmak, o şahsiyete nispet edilen bir ekol, akım, mezhep, tarikat veya harekete mensup olmayı gerektirmez. Nitekim Whitehead hakkında yapılan bir çalışma o kişiyi bir Süreç Teolojisi taraftarı, Mevlâna Celalettin Rumî’yi araştırmak ya da düşüncelerinin taraftarı olmak o kişiyi Mevlevî tarikatı mensubu yapmayacağı gibi Said Nursî’yi araştırmak ve düşüncelerinden yararlanmak da o kişiyi Nurcu yapmaması gerekir. Fakat ülkemizde böyle bir ön yargı oluşmuştur. Bunun kırılmasını temenni ederiz.


Herkesin az veya çok, önceden, şimdi veya daha sonra evrende kötülüğün neden var olduğu ile ilgili birtakım soruları olmuş, oluyor ve olacaktır. Bu açıdan, bu çalışmamızın ufak da olsa bir fayda vermesi bizi gerçekten mutlu edecektir.


Kısa bir süre zarfında ve birçok meşguliyet ile birlikte yürütülmesi sebebiyle çalışmamızın içinde barındırdığı eksiklikler ve hatalardan dolayı okuyucularımızın bunu mazur görmesini talep ederiz.


Risaleleri daha iyi anlamada benden sonsuz yardımlarını esirgemeyen babam Bahaeddin Sağlam’a teşekkür ederim.


Zehra Saldıran

İstanbul 2009

İslamiyet’in Temelleri Nasıl Atıldı!?

21.03.2023’te İslam dünyasının geri kalış sebebi olarak aklı, kıyası ve bilimi reddeden Hadisçiler olduğuna dair iki sayfalık kısa bir yazı kaleme aldım. Bilgiye özellikle fen bilgilerine alerjisi olanlar, yok sen mezhep imamlarına, tarihimize hakaret etmişsin, diye serzenişte bulundular. Halbuki ben tarafsızca meseleyi ele almıştım. Mezhep imamlarına asla hakaret etmedim. Etmem de… Hadisçileri de tam eleştirmedim, özellikle aklı, kıyası ve ilmi kabul eden İmam Şafii ve İmam Hambeli gibi muhaddisleri istisna ettim. Gayem İslam dünyasının da Kur’an gibi temel değerlerini doğru anlaması ve modern dünyaya ayak uydurması idi. Yazıyı paylaştığım günün akşamında baktım anlayanlar çok az. Tepkiler, birçok okumuş ve profesörden de gelse yersiz. Dolayısıyla bu aşağıdaki beş konuyu kısa kısa anlatmam gerektiğini anladım. Ki o ilk yazı hedefine varsın. Yoksa Tarihperestlik ve şahısları kutsama duyguları, insan profesör de olsa algı gözünü kapatıyor.

bahaeddin sağlam

Konuşma daveti ve medya başvuruları için, lütfen iletişime geçiniz

+90 533 163 09 12

İstanbul | Türkiye

© 2024  Tüm hakları saklıdır.

  • Bahaeddin Saglam YouTube
  • Bahaeddin Saglam SoundCloud
  • Bahaeddin Saglam LinkedIn
  • Bahaeddin Saglam Twitter
  • Bahaeddin Saglam Facebook
bottom of page