Makaleler
Mesnevi-i Arabî’den Bir Zeyl
Takdim
İki âlim Nur talebesinin çevirdikleri Risale-i Nur Mesnevisinin tercümesi için bir ölçü olsun, diye bu 19 İ’lemli Zeyli tercüme ettim. Bu ağabeylerimin eksikliklerini şöyle dört kısımda hülasa edebiliriz:
1) Bu parçada Arapça ve Osmanlıcada terminoloji olan 20 kelime aynen bırakılmıştır. Ki Türkçede bugün bunlar anlaşılmıyor. “Mana-ı harici” gibi.. Teknik olarak da birçok cümle, yanlış çevrilmiş veya yanlış bağlanmıştır. Kitapta bunların altını çizdim.
2) Üstadın kendine has tabirleri, ıstılah ve deyimmiş gibi bırakılmış. Bunların hiçbir sözlükte karşılığı yok. “Zahirî meal” manasındaki “medlûl-ı zıllî” ifadesinde ve sanayi manasına gelen “san’at” kelimesinde göründüğü gibi. Hâlbuki Üstad Hz.leri, Allah’ın Sani’ isminin tecellisi için ve sanayi manasında bu kelimeyi kullanıyor, bizim bugün kullandığımız san’at kelimesi manasına edeb ve edebiyat kelimesini tercih ediyor.
3) Üslup ve ifade Mesnevinin ciddiyetine yakışmıyor; tabirler Osmanlıca olmakla beraber çok nakarat ve rekâket var. Hâlbuki kitabın aslı olan Arapçası çok akıcıdır ve manadan yoksun hiçbir tekrarı içermiyor. Bunun yanında zaman kipleri ahenkli verilmemiş; cümle ve paragraf araları kopuk kalmıştır. Nazm-ı meani göz önünde bulundurulmamıştır. Üstadın Avrupai felsefe ile ilgili ifadesi, bütün fen bilimlerine yönelikmiş gibi gösterilmiştir.
4) Bunlara benzer onlarca eksiklikle beraber, bu çalışmaları tercümeden ziyade, Osmanlıca kisvesi altında gizlenmiş kuru bir meal gibidir. Üstadın istediği manayı ve maksadını vermiyor. İşte bu ağabeylerimin bu çalışmalarını medar-ı istifade yapayım, diye bu numune parçayı tercüme ettim. Çünkü işin içinde Üstadın ve cemaatin hukuku var. Ayrıca bu parçayı seçmemin sebebi, en zayıf parça diye değil de, tercümesi en güzel yapılmış kısım, diye seçtim. Güzel kısmı böyle ise, geri kalan kısmı siz düşünün!
Vicdanın Tanımı ve Hakikati
Bu kelime, Arapça mübalağa manasını taşıyan kök (masdar) bir kelimedir. Vecede-yecidü (buldu-buluyor) fiilinin masdarıdır. Vücud kelimesi de bu köktendir. Çünkü varlık demek olan vücud, bulunan ve algılanan gerçeklik demektir. Demek vicdan kelimesi, etimolojik manasıyla ve tamlık ifade eden kipiyle, insanın karşıdaki nesneleri, olayları, manaları tam ve isabetli olarak algılaması, onlarla buluşması ve bu algı ve buluşta gereği gibi onları değerlendirmesi manasına gelir. Bu manada vicdanın şefkat manasında kullanılmasının esprisi ise, şefkatli insanın varlığı ve olayları iyi algılamasından ve çoğu zaman işin gereğini doğru yapmasından dolayıdır. Yoksa vicdan asla acıma ve şefkat manasına gelmez. Vicdan İslamın ilk iki asrında kullanılan bir kelime değildir. Bunun yerine; karşılama, karşılaşma dolayısıyla algılama manasına gelen ilka, tilka ve lika kelimeleri kullanılıyordu. Fakat ikinci asırda ontolojik manada vücud kavramı tartışılınca vicdan kelimesi temel bir kavram oldu. Daha sonra, başta tasavvuf kitaplarında olmak üzere ilmî ve psikolojik bir deyim olarak kullanıldı.
Lemeat ve Nokta Risalesinden anlaşıldığı kadarıyla; vicdan kelimesinin ilmî ve terminolojik manası, insan denen harika ve bilinçli varlığın karşıdaki herhangi bir gerçeği özellikle en büyük iki gerçek olan Allah’ı ve ahiret hayatını tam ve eksiksiz olarak algılaması ve bu algının gereğini yapması demektir. Bu iki yerde geçen fıtrat-ı zi-şuur ifadesini bilinçli yapı diye çeviriyoruz. Çünkü bugün birçok ilim dalında görüldüğü üzere; her şey diğer her şeyi buluyor, algılıyor ve gereğini yapıyor.
Fakat insanın bulması ve algısı ekstra bir şekilde bilinçlidir. Yani Kuantum ve Sibernetik ilimlerince gözlemlenen bu evrensel etkileşimde eşya ve olaylar hatta canlılar algıladıklarının bilincinde değiller. Sadece insan algıladığının farkındadır; şuur ettiğinin yani bilincinin bilincindedir. Evet, insanın iç ve dış âlemlere bakan bu radarımsı algı mekanizması bozulduğunda dengesizlikler ortaya çıkar. Dengesizliğin dindeki ismi ise, zulümdür. Demek vicdansız insan zalim olur, ifadesinin manası budur. Karanlıklar da genellikle dengesizliğe sebep olduğundan Arapçada karanlıklara zulümat denilmiştir.
Bediüzzaman eski kitaplarında; Ruhun dört temel özelliği olan ve vicdanı oluşturan dört hakikat var: Zihin, irade, kalp (duru görüş) ve hiss (genel duygu) diye söyler.
Yani eğer insanın bu dört manevi uzvu sağlıklı bir şekilde çalışırsa o insan karşı tarafı sağlıklı olarak algılar ve gereğini yapar. Yok, eğer bunlardan birinde veya çoğunda bir arıza varsa, o insan vicdansız sayılır, doğru ve dengeli algılamaz; yani zulmetmiş olur. Evet, dengesizlik fıtrata ve İlahî sisteme yıkıcı bir etki bıraktığından zulüm sayılır. Nitekim bizim adalet dediğimiz kelimenin Türkçesi, denge ve dengeleme kelimeleridir.
Rahmet Hakikati Hakkında Üç Nükte
Önce başta rahmet kelimesinin etimolojik ve kavramsal manası olmak üzere; rahmet hakikati ile ilişkili olan vicdan, salâvat, selam, şefaat kelimelerini ve ‘Allah rahmet etsin’ duasının asıl manasını kısaca yazacağız. Sonra rahmetin en güzel ifadesi olan Bismillahirrahmanirrahim’in kısa bir tefsirini vereceğiz. Daha sonra Kur’an ayetleri ışığında bu rahmet hakikatini incelemeye çalışacağız. Her konuda olduğu gibi bu rahmet hakikatinin izahında da Kur’anın mucize olduğu görülecektir. Şöyle ki:
a) Rahmet kelimesi yumuşaklık özellikle kalb yumuşaklığı demektir. Allah için maddi bir kalb düşünülemeyeceği için; bu kavramın Allah hakkında kullanılmasının mecaz olduğu anlaşılır. Demek nasıl bir insanın kalbi yumuşadığında iyilik yapar; güzel işler görür. Aynen öyle de Allah’ın (sonsuz soyut varlığın) tenezzül edip hakiki varlığa göre yumuşak ve feminen bir yapı olan maddeyi sonra hayatı sonra baharı ve rızkı yaratması, Ona has bir rahmet (yumuşak davranış) biçimidir.
Demek her varoluş bir rahmettir. Varoluş süreci içinde -273 ile 10 milyon oC’yi dengeleyip cennet gibi dünya küremizi hayata elverişli yapması da bir rahmettir. O aşkın varlık için bir tenezzüldür; başka benliklere bir şefkattir.. Dünyamızda dahi sonsuz diyalektik yapıları ve olayları dengeleyip dünyayı hayata bir beşik yapması, aileyi bir yuva kılması, hayatı bir huri gibi çalıştırması yine rahmettir.
Deizme Cevap Olarak Şehit ve Şahit Farkı
Bu iki kelimenin kök kelimesi olan şehadet, görerek ve yanılma payı olmayacak şekilde bir gerçekliğin ve gerçek olan bir olay veya nesnenin yaşanılması ve gözlemlenmesi demektir. Bu gözlemi yapan kişiye şahit denilir. Öyle ki bir olayın, bir nesnenin gerçekliğine ilmen yani veri ve delillerle vâkıf olan âlime de, şahit denilir. O olayı ve o nesneyi gözle görmemiş dahi
olsa..
Eğer o âlim bizzat yaşayarak ve gözlemleyerek bir işe ve varlığa şahit ise ona şehit denilir. Demek şahit gözlemci manasında iken, şehit hem gözlemci hem gözlemlediği şeyi bizzat yaşayan demektir. Çifte şahit manasına gelir. Gramerde buna mübalağa kipi denilir. Evet, bir insan bir dava uğruna kendini feda ediyorsa o insan, o davanın gerçekliğini gözlemliyor ve o gerçekliği bizzat kendisi yaşıyor demektir. Onun için dinde, şehitler ölüm sonrası hayatın ve inandıkları dinin gerçekliğine birer delil sayılırlar. Ve bu mana ile Kur’anda şehitler peygamberlerle beraber zikredilmişler. Bediüzzaman Risalelerinde, peygamberlerin ve evliyanın gaybi ve metafizik olan gözlemlerine şuhud, ehl-i ilmin bu âlem-i şehadetteki ilmî gözlemlerine ise şehadet diyor. Kendi Risalelerinin önce şehadet sonra şuhud olduğunu söylüyor.
Kur’anda şahit kelimesi için şu iki ayet çok önemli iki veridir:
Şu inanmayanlara deki: Hiç düşündünüz mü? Ya bu Kur’an Allah’ın katından ise ve siz onu yalanlıyorsanız?! Beni İsrailden (dindar medeni milletten) bir şahit (âlim) onun benzerini gördüğü ve ona inandığı halde, siz kibrinizden dolayı inanmıyorsanız?! (Ahkaf, 10)
Kadının (maddi yapıların) ehlinden bir şahit (gözlemci âlim), eğer Yusuf’un gömleği arkadan parçalanmış ise kadın yalan söylüyor; Yusuf ise doğru söylüyor. (Yusuf, 27)
Bütün peygamberler için Kur’anda hem şahit hem de şehit kelimeleri kullanılmıştır. Peygamberler, bizzat yaşayarak örnek olmaları gereken işlerde şehittirler. Fakat henüz yaşamaları gerekmeyen ahiret hayatını ve kâfirlerin başına gelecek azabın gerçekliğini ilmî delillerle ve şuhut ile bildirmeleri açısından onlara şahit deniliyor.
Varoluşçuluk ve Hümanizm
Bu iki temel kavram, insanoğlunu en çok ilgilendiren iki ana konudur. İnsanlarımızın çoğu, bu kelimeleri Batı kültürünün dünyadaki egemenliğinden sonra öğrendi. Bir takım kalemşor yazarlarımız da kavramların gerçek manasını ve kullanılış biçimlerini tam öğrenmeden, Efendim, bu değerler, bizde de var. Mevlana ve Yunus Emre birer hümanisttirler, diye makale ve kitaplar yazıyorlar. Hâlbuki bu değerli zatlar gibi maneviyat ve düşünce büyüklerinin varoluşçuluğu ve hümanizmi ile Batının bu iki kavrama yüklediği manalar arasında dağlar kadar fark var.
Küçük Sözlerin Lügatçesi
Birinci Söz
Nasihat: (A.İ) Öğüt. Kelimenin kökü nush: Samimiyet. Demek öğütün samimi olması gerek.
Temsilat: (A.Ç) Temsiller, benzerler; at eki çoğul manasını veriyor. Tekili temsil: Soyut bir manayı somut bir şeyle anlatmak.. Öyle ki somut hikâye soyut mananın bir misli ve benzeri olur.
Hakikat: (A.İ) Gerçeklik, gerçek bilgi, dinî realite. Çoğulu hakaik. Hak ve hukuk kelimeleri aynı kökten gelir. Ehl-i hakikat: Doğru bilgi sahibi zatlar.
İstifade: (A.M) Faydalanma, faydalanmayı dileme, Kökü fayda. Bu kalıp istek kipidir. İstirham, merhamet dilemek; istiğfar, mağfiret dilemek gibi..
Hayır: (A.İ) Yararlı ve seçkin şey. Bu kökten gelen ihtiyar, iyi tarafı seçmek.. Yaşlı insan iyi tarafı seçtiği için ihtiyar ismini almıştır.
Nişan: Belirti; bir şeyin neye ait olduğunu bildiren alamet.. İslam nişanı, Besmele; İslam’ın Allah’a ait olduğunu bildiren alamet..
Temsilî: (A.N.İ) Temsile ait, temsilli. Temsilî hikâyecik, temsil olan küçük hikâye.
Şakî: (A.İ) Eşkıya, yol kesen, kanuna karşı gelen. Kelimenin kökü olan şekavet: Mutsuzluk.. Çünkü kanuna karşı gelen mutsuz olur. Şakînin çoğulu eşkıya. Türkçede tekil manada kullanılır. Çoğul olan talebe kelimesinin öğrenci manasına geldiği gibi..
Kâtıut-tarik: (A.İ.T) Yol kesen. Kat’ kesmek, kâtı’ kesen, tarik yol; tarikat, manevî yol.
Hz. Muhammed Hakkında 10 Temel Bilgi
Bu bilgi notlarına geçmeden önce, doğrusu din ile özellikle İslam ile ilgili gerçek verileri toplayan ve yorumlayan bir bilim adamı olarak bir şeyler yazmak istediğimde zorlanıyorum. Çünkü:
a) Dindarlar ve özellikle Müslümanlar dinlerini bilmedikleri için onların yaşadığı bütün eksikliklerin faturası bana da çıkartılıyor.
b) Onun için bazen bana Yahudi diyorlar, bazen Hıristiyan diyorlar, bazen mürteci diyorlar, bazen sapık bir dinsiz olarak değerlendiriliyorum.
c) Ve bunun sonucu olarak gerçek bir şekilde terk ediliyorum. Bana ve kitaplarıma ambargo uygulanıyor. Ve daha düne kadar ağabey ve babam kadar kendime yakın bildiğim bazı cemaat liderlerinin “Bırakın unutulsun!”, “Ona cevap vermeyin!” gibi ilkel su-i kastlarına mahkûm ediliyorum.
Fakat yine de insanlığa hizmet için ve doğruluk daima kârlı çıkar prensibiyle bu gibi uğraşlardan vazgeçemiyorum. Ve doğrusu güzel de yaptığıma inanıyorum. Çünkü benim gece-gündüz tam 40 yılım bu uğurda harcanmıştır. Artık güzel ilmî ve manevi meyveleri almam lazım. Yoksa israf olur. Hâlbuki tabiatta asla israf yoktur.
Geçmişe baktıkça ve insanın kadîm mirasını inceledikçe görüyorum ki, en az anlaşılan Hz. Muhammed’dir. Çünkü Onun dini, inancı, hukuk kültürü denge idi. Ve dengeye dayanıyordu. Fakat genellikle insanlar aşırı uçları tercih ettiklerinden onu anlamadılar. Yani insanlar genellikle terazinin bir kefesi oluyorlar, terazi olamıyorlar; hâlbuki tarihte başta Hz. İbrahim de Hz. Muhammed de terazi idiler. Ve bu asrın bütün başarıları diyalektik süreci dengelemesindendir. Ve bütün eksiklikleri insanların bu doğal veya sosyal dengeyi kaybetmelerindendir.