top of page
  • Siyah YouTube Simgesi
  • Siyah SoundCloud'a Simge
  • Siyah LinkedIn Simge
  • Black Twitter Icon
  • Black Facebook Icon

Makaleler

Karşılaştırmalı Eski Ontoloji ile
Çağımızdaki Ontoloji

Ontoloji, Yunancada varlık manasına gelen onti kelimesi ile bilim ve mantık manasına gelen logi kelimelerinden oluşmuş, önemli ve eski bir kavramdır. Eskisini de ele alıyoruz, çünkü bu kavramın kökeni 4000 yıl öncesine, Hz. İbrahim’e kadar gidiyor. Bazılarının sandığı gibi bunun ilk kökeni Yunan değildir. Ontoloji için sözlüklerde Felsefenin bir alt dalı deniyorsa da bu söylem, antik Yunan dönemi için geçerlidir. Çünkü antik Yunanda bilim ile felsefe iç içe idi. Fakat çağımızda varlığı dört boyutuyla; Fizik, Kimya, Biyoloji ve Yazılım bilgileri merceğiyle gördüğümüz ve değerlendirdiğimiz için artık bugün Ontoloji Varlıkbilimi demektir, denilebilir. Zaten insanlık bugün logi kelimesini artık felsefeden ziyade bilim dalları manasında kullanıyor.


Şimdi ilk olarak antik Yunanda Ontoloji bilimine bakacağız, Sonra Sami (İbrahimî) dinlerdeki oluş (varlık) bilgisine bakacağız. Sonra konu ile ilgili beş-on temel kavramanın bilimsel izahına geçeceğiz. İşte:


İnsanlık 40-50 bin senedir, nedenselliği ve etrafımızı kuşatan varlığı merak ediyor. Gücü nispetinde ona isimler de takıyor. Son 12 bin yıldır, ona kutsallık ve başka manalar da kattı. Çünkü varlığı tanımak, yanlış bir şekilde de olsa insana huzur verir. O tanımakla insandaki yabanilik ve vahşet diner. Bu tanıma işlemi, Tasavvuf dilinde irfan diye isimlendirilmiştir. İrfan kelimesi tanımak demektir. İnsanoğlunun olmazsa olmazıdır. Çünkü insan kelimesinin de asıl manası tanıyan demektir.


Bu son 12 bin yıllık geçmişte özellikle Sümer, Akad, Mısır ve Yunanda Mitolojik ifadelerle varlık tanınmış ve dillendirilmiştir. Yani eski dönemde bu milletlerde üst korteks ve akıl fazla çalışmadığı için, derin bilinçdışıları, varlığı, ondaki saklı olan yazılım sonucu oluşan arketip veya melek ve ruh (ne derseniz deyin) olarak görüyordu, her şey onlarda canlı idi. Gerçi ilkel yapılarından dolayı maddi nedensellikleri bazen absürtçe ifade etmişlerse de onlarda farklı bir varlık algısı ile hayat ve ölüm algısı vardı. Mesela onlarda kişisel ömür yoktu, devlet veya millet ömrü vardı, bin ve 950 senelik gibi ömürleri o dönemde görüyoruz.

Tek Tanrı İnancı Hakkında

İnsanoğlu, Homo Sapiens olduğu günden yani yaklaşık yüz bin seneden beri, bir şeyler
düşünmüş ve bu düşüncesini değişik figürler ile kayıt altına almıştır. Homo Sapiens, kültür ve değerleri öğrenebilen insan demektir. Bu realite ile beraber bu geçen yüz bin yılın çoğu çocukluk dönemleri olarak geçmiştir. En eski tapınak, Göbeklitepe’de ortaya çıkan yapıdır. Bu da 12 bin sene öncesine dayanır. İlk dönemlerde çok tanrılı algı yaygın olmakla beraber gerek tapınakları olan ve gerek tapınakları olmayan birçok kabilede ise, tek tanrı inancı ve bunu ifade eden şarkılar gözlemlenmiştir.


Evet, soyut (mücerret) manaları algılamayı beceren, nedensellik gibi ilişkileri çözmeye
çalışan insanoğlunun kutsal yüce bir varlığa inanması, Ona tapması, insanlığın en temel
ihtiyacıdır. Bu ihtiyaç, ekmek ve sudan önce gelir. İşte bu yapıdaki insanoğlu geliştikçe, zihni kapasitesi arttıkça bir yaratana olan inancı da daha genişlemiş; onun ihtiyaçlarına cevap olmuştur. Demek ilk insanlar, çocukluk döneminde oldukları için onlara çok tanrılı veya putperest bir inanç yeterli idi. Fakat bu iman ihtiyacı sonsuzluğu algılama seviyesine gelince Allah bu sefer peygamberler göndermiştir. Yaklaşık olarak 7000 sene, varlıktaki bu sonsuz ilahî bilinç bu şekilde kendini göstermiştir. Bu sosyolojik ve psikolojik derin gerçeklik, bütün bilim ve düşünce çevrelerince binlerce yıl böyle bilindi. Nihayet 19. ve 20. asırların materyalizmi her şeye bir tekme vurdu. Varlık bilinçsiz bir maddeden başka bir şey değildir. Din, özellikle tek tanrılı inanç bir yanılgıdır, diye maddeten ve bilişimce gelişmiş çağımızı, bilincini yitirmiş bir leş durumuna getirdi.

Tevrat Metinlerinin Günümüze Gelişleri

Bu dokuz sayfalık kısa analiz, dört bin sene önceden ezber olarak ve iki bin yedi yüz seneden yazılı olarak bize gelen çok değerli, çok anlamlı bir kitabın değerlendirilmesidir.

Zaten Tevrat çok katmanlı manaları olan kitap demektir.


Dört bin sene önce Akad medeniyetinde din, edebiyat,

tarih ve felsefe bir arada ve mitoloji üslubuyla yazılıyordu.

Akadların önemli bir kolu olan Yahudiler, dini ve vahiy literatürünü nesilden nesile ezbere aktarırlardı.

Bu ezber geleneği meşhur sürgünde kaybolunca, Üzeyir Peygamber tarafından Vahiy ile yazıya geçirildi.

Bu metinler arketip, metafizik, keşif ve rüya dili ve üslubu iken maalesef tarih sanılmış.


Onun üzerine müsteşrikler bunlar insan tarafından kaleme alınmış metinlerdir, demişler.

İslam alimleri de aslı vahiy olmakla beraber muharref olmuşlar, diye iddia etmişler.

Evet tarih kabul edilse onlarda çelişkiler görünür. Ama ilimler tarih olmadığını bize gösteriyor.

O metafizik dil ve üslupdan iki örnek kadim Yunan edebiyatından da siz değerli dostlarıma gönderiyorum.

Onların da ancak vahiy ile bilinebilecek hakikatler olduğunu göreceksiniz.


Ve bu metinler geçmişten daha çok geleceğe bakıyorlar.

Metafizik dil olarak, değil ayet bazında belki birçok bab bazında dahi

Hz. İsa'ya ve Hz. Muhammed'e işaret ediyorlar. Metin tahlillerinde göreceğiniz gibi.


Ben İstanbul Yahudi Cemaatinin bir ileri gelenine: İsrail nüfusu yüzde yetmiş ateisttir.

Benim bilimlere uygun, iki kitap ve bir çok makaleden oluşan bu çalışmalarıma sahip çıkın, dedim.

Fakat cevabında: Bizim için önemli olan İsrail Devletidir, Tevrat değil, dedi.


Evet vahiy dili ve metafizik hakikatler olunca Yahudilerle ilişkisi az kalıyor. Ve bütün insanlığın mirası oluyor.

Ve hiç kimse bu metinlere dayanarak ırkçılık yapamaz. Üstün ırk davasında bulunamaz.


Bütün dostlarıma sonsuz selam ve saygı ile geçen haftanın dokümanlarının devamı olarak bu kısa iki yazıyı gönderiyorum. Varlığı ve gerçekliği maddeden ibaret bilenlere ithaf edilir.

Bir Konferansın Ardından

Bu sene 11. Ayın on yedisinde Prof. Dr. Mehmet Çelik, İstanbul İlim ve Kültür Vakfında
Risale-i Nurun müceddidliği hakkında seçkin bir cemaate bir konferans verdi.


Mehmet Hocanın, Doğunun zor şartları içinde medrese müktesebatını, akademisyenliği ve üç dil öğrenmeyi elde etmesi, şayan-ı takdir olmakla beraber, bu konferansta Kur’anla ve Risale-i Nurla ilgili açıklamalarının çoğu yanlış idi. Biz bu yanlışları notlar tarzında yazıp doğrusunu da ilave ederek söz konusu konferansı müzakereye açacağız. Gayemiz kimsenin gıybetini yapmak değildir. Sadece; bu mesele Nur Cemaatini, Kur’anı ve kamuyu ilgilendirdiği için bunu yapıyoruz; işte:


A) Rahman suresi hakkında:


a) Er-Rahmanu allemel-Kur’ane cümlesindeki Er-Rahmanu kasem ve yemindir. b) Buradaki elif, yemin edatıdır. c) Rahmet ve şefkat o kadar çok önemlidir ki; Allah rahmeti ile yemin ediyor. d) Kur’anı öğretmek o kadar önemlidir ki; Allah onu insanı yaratması bahsinden önce anlatmış. e) Biz insanlar çocuk gibi olduğumuz için, çocuklara tekerlemeyi öğretir gibi Allah, bu surede 31 sefer “Febi eyyi ala-i Rabbiküma tükezziban” ayetini tekrar etmiştir.


İşte bu beş iddianın doğrusu şöyledir:


1) “Er-Rahman” kelimesi allemel-kur’ane cümlesinin öznesidir; kasem değildir. Yoksa ötre olarak değil de esre ile olurdu… Kasem edatları içinde asla elif yoktur… Er-Rahman’daki elif ve lam tarif içindir… Asla kasem ve yemin durumu söz konusu değildir. Ayrıca Allah Kur’anda kendi ismiyle yemin etmiş değildir. Yoksa paradoks olur. Sadece tek bir yerde Hz. Peygambere hitaben Fewe Rabbike ifadesi var. O da soyut isim manasında değildir. Peygamberin üzerinde gözle görünen İlahî rububiyet ve müdahalenin açıklığına bir vurgudur.


2) Rahman, rahim manasında değildir. Rahman bütün surede anlatılan diyalektik yapı ile
yaratılan somut varlıkların ifadesidir. Allah bu zıtların gerçekliğine ve onların üzerinde
kurulan imtihanın, nimet ve azabın hakkaniyetine vurgu yapıyor. Özel şefkat ve rahimiyet burada vurgulanmıyor; tam aksine zıtların çatışması ve imtihan dünyasının çetinliği anlatılıyor.

Kader Zamansızlık ve Kalu Bela Gerçeği

Dinin en önemli konusu varlığı çözebilmektir. Varlık nedir ne değildir, nereden başladı nereye kadar devam edecek gibi sorulara cevap getirmesidir. Bu sorular içinde en önemli nokta da; kader, zamansızlık ve kalû belâ meselesidir. Bu üç nokta çözülünce varlık bir derece anlaşılıyor, zaman anlaşılıyor. İnsan kendi yerini anlıyor ve rahat ediyor.


“Kader” Arapça bir kelime olup, ölçü demektir. Türkçede de “miktar” kelimesi bu kökten gelir. Yani her şey ölçülüdür. Kur’anda bir ayet var: “Küllü şeyin bi kader.” Yani her şey, her olay ölçülüdür. Ölçüsüz hiçbir olay, hiçbir nesne yoktur. Belki sorabilirsiniz; bu dağlardaki engebeler, dikenler, taşlar nedir? diye. Diken, bizim için hoş bir şey değil ama onlardaki ölçü hiçbir şeyde yok. O kayaların, derelerin, dağların taşların hepsinin geometrik ve dijital yani matematiksel ölçüleri vardır. Matematikle ölçemeyeceğimiz, izah edemeyeceğimiz hiçbir varlık ve olay yoktur. Her olay fizik ilminin konusu olabilir, her olay kimya ilminin konusu olabilir, her olay özellikle geometri ilminin konusu olabilir. Geometri; olayların, hadiselerin, nesnelerin biçimlerini, ölçülerini kurala bağlayan bir ilimdir. Eğer bir ilim işi kurala bağlayamıyorsa o ilim, ilim değildir. İlim demek fen demek, kurallı saha demektir. Belirli bir sahayı taramış, binlerce yerden bilgi toplamışsın hepsinin ortak noktasını bulmuşsun, kanun bulmuşsun; diyorsun ki; bu işin kanunu kuralı budur. İşte buna biz ilim diyoruz. Kanun ve kural; ölçü ve düzen demektir. Dolayısıyla insan, özellikle müminler -aslında herkes için geçerli fakat özellikle müminler- kâinatı karışık, anlamsız, düzensiz, verimsiz görmemeli. Ki öyle değil zaten. Ben Müslümanlara şaşıyorum; nasıl böyle bedbin olurlar? “Bed” Farsça’da kötü demektir, “bîn” ise gören demektir. Yani kötü gören, kötü görüş. Evet, iman demek; her şey güzel demektir, her şey kanun demektir, her şey kural demektir. “Din” demek kural demektir, ölçü demektir. Bununla beraber insan bir de fen okumuşsa, fizik, kimya okumuşsa, üniversite mezunu olmuşsa ondan sonra halen o insanın kâinatta kaos var, kargaşa var deme hakkı yoktur. Kaos sadece bir kavramdır, düzenin anlaşılması için Cenab-ı Hakk’ın yarattığı bir kanundur. Geçici bir süre oluyor bazen. Mesela hastalık; ne için hastalanır insan? İnsan sıhhat ve sağlığın kıymetini, nimetini şükrünü bilmesi için, geçici bir süre hastalanır. Hastalık asıl değildir. Asıl olan sağlıktır, düzendir, hayattır.

bahaeddin sağlam

Konuşma daveti ve medya başvuruları için, lütfen iletişime geçiniz

+90 533 163 09 12

İstanbul | Türkiye

© 2024  Tüm hakları saklıdır.

  • Bahaeddin Saglam YouTube
  • Bahaeddin Saglam SoundCloud
  • Bahaeddin Saglam LinkedIn
  • Bahaeddin Saglam Twitter
  • Bahaeddin Saglam Facebook
bottom of page