Makaleler
İmtihanı Kazanma veya Kaybetme
Mütefekkir ve çalışkan, edebiyat öğretmeni manevi bir kardeşim vardı. Dindardı, ama namaz ona ağır geliyordu. Bazen de arayışa çıkıp Sartre’ı okuyordu. Yurt dışına çıkacağım; Fethullah Hoca Efendinin yüksek davasına hizmet edeceğim, diyordu. Sonra Erdoğan-Fethullah kavgası kızışınca ve milyonlar ya hapse veya açlığa mahkûm olunca, bana: "Hocam, bunda bir yanlışlık var. Eğer Allah olsaydı, mutlaka Fethullah’a yardım ederdi." dedi. Dünyanın bir imtihan için kurulduğunu tam anlamamıştı. Ve kendisini çok sevdiğim halde uzun bir dönem benden ilişkisini kesti. Bu Haziran-2023 ayında Dücane’ye verdiğim cevapları okuyunca, "Hocam, Dücane Cündioğlu haklı." dedi. Ben, galiba yazıları okumamışsın, yoksa öyle demezdin deyince; "Sen Allah’a inandığın için o bilgileri görüyorsun; ben inanmıyorum. Dolayısıyla Kur’an’dan çıkardığın o bilgileri göremiyorum." dedi. İşte bu münasebetle bu başlık altında bu kısa yazıyı kaleme almak ihtiyacını hissettim. Şöyle ki:
İmtihan kelimesi, altın, gümüş gibi madenleri ateşte kaynatıp, kül ve topraktan ayrıştırma demektir. Bu kökten gelen mihnet kelimesi ise, acı ve musibet ateşiyle insanların çok azap çekmesi manasına gelir. İmtihanın deyim manasının ise, iki aşaması var: 1) Kâinatın diyalektik yapısındaki zıtların birbiriyle savaşması ile uzun bir evrim sonucunda halis varlık madeninin ortaya çıkması. Kur’an bu safhaya sıcak-soğuk, gören-kör, tuzlu-tatlı, cennet-cehennem, gece-gündüz, karanlık-ışık gibi karşılaştırmalarla bizi gerçek diyalektiğe ve ilme alıştırıyor. 2) Bu birinci aşamanın zirvesi olarak, insanlık aleminin binler test edici faktörle, adeta her insanın bir kâinat kadar gelişmesi veya kaybetmesi şeklinde imtihan icra oluyor. Bu her iki aşamada da Allah’ın yaratmasındaki amacı, sonsuz manaları, kemalatı (olgunlukları) ve güzellikleri elde etmesidir. Bu ikinci aşamadaki imtihanın Kur’an’daki ismi iptiladır. Yani insan bir çekirdektir, bir habbedir, muhabbetle ve belalarla ya filizlenip sonsuzluğu kazanıyor veya çürüyor. Kur’an’da imtihanı kazanmanın ismi fevzdir. Bu kelime, varlığın artırılması demektir. Kaybetmenin ise, ismi haybettir. Bu da hayal kırıklığını yaşamak demektir. Çünkü insan için hedeflenen sonsuzluk ancak hayal ile somutlaşır ve anlaşılır. (Haşir ve Şems sureleri).
Hristiyanlığı Eleştirmek Ve Savunmak
Hristiyanlık dini özünde, ruhanilik, uhrevilik, fedakârlık ve saf maneviyattır; dünyaya, siyasete ve nefsani duygulara bulaşmamaktır. Eğer bulaşılmışsa da onlardan arınmaktır. Fakat bugünkü Kilise katı ve şekilci bir dindarlığı, siyasi ve zahiri birtakım protokolleri esas aldığından; ve adeta dünyevi bir devlet gibi organize olduğundan; özü ve içi boşaltılmış küflü bir kabuk haline gelmiştir. Budizm, İslamiyet ve diğer dinler, bu kadar çürümemişlerse de; kurum olarak buna yakın manzaralar arz ediyorlar.
Mesela; İncile, iman ilkelerine, Hz. İsa’ya binlerce saldırı yapıldığında Vatikan’dan hiçbir ses ve tepki veya ikna edici bir cevap gelmiyor. Fakat Kilisenin sosyal siyasetinin ve ayinlerinin aleyhine basında bir haber çıktığında, günlerce medyayı meşgul ediyorlar. Patrikhane de dine, inanca ve İsa'ya yapılan dinsizce saldırılara karşı sessiz kalırken; Piskopos tayini veya emlak veya ekümeniklik gibi konularda yıllarca uğraş veriyor.
Ve bunun gibi Kur'an'a, İslamın esaslarına, Hz. Muhammed'e, başka bir ifade ile imanın temel rükünlerine karşı yüzlerce kitap ve yayın Türkiye'de ve dünyada çıkarken, başta Diyanet olmak üzere hiçbir sorumlu ve görevliden çıt bile çıkmaz. Veya çıkamaz. Ama bir imam bir gün camiye gitmezse veya ilmihal bilgilerine aykırı bir iş yaparsa veya “bu helaldir, şu haramdır,” diye bir fetva söz konusu olursa, aylar belki yıllarca gürültüler kopartılır; İslam dinine karşı kimsenin saldırma hakkı yoktur, denilir.
Ve mesela Tevrattan sorumlu büyük bir makama, onları yüzde yüz ilgilendiren bir teklif sunduk; teklif şu: “ Bütün dünyada, özellikle Batı’da dinsizliğin en birinci sebeplerinden biri, Tevratın doğru ve vahiy olmasına rağmen yanlış anlaşılan bin küsur meselesidir. Biz dil, ilim ve tarihi realitelere dayanarak bu meselelerin gerçek manalarını ve sağlıklı yorumlarını yazdık. Sizler sorumlu makam olarak bunları ya aynen veya geliştirerek veya ayıklayarak yayınlayın.” dedik. Ne yazık ki, hiçbir cevap alamadık. Buna mukabil dindar, efendi ve sanatkâr bir Rabbi (Yahudi din adamı), dul bir kadınla evlendi, diye onu Yahudilikten attılar.
Beyin İle İlgili Kavramlar
Bu çalışma, hem bilimsel alanda hem dinî konularda hem edebiyatta kullandığımız kavramların doğru ve ilmî bir şekilde kullanılması ve anlaşılması için yazılmış bir kısım
notlardır. Bu notlar aynı zamanda bilim tarihine de ışık tutar.
İnsanlık, soyut kavramları öğrendiği günden beri, zihinsel faaliyetin, algı ve idrakin vücudun belli bir organı tarafından sağlandığını izlemiştir. Carl Jung Kızılderililer içinde dolaşırken bir kabilenin, Ahmak Avrupalılar insan, kafası ile düşünüyor, diyorlar. Hâlbuki insan, karnıyla düşünür, dediklerini ve başka bir kabilenin, İnsan, mesanesiyle düşünür, diye iddia ettiklerini aktarıyor.
Mısırlıların, Babillilerin ve Yunanlıların bu konuda nasıl düşündüklerini ve ne dediklerini bilmiyorum. Fakat kültürümüze giren Arap ve İslamî Literatürün etimolojik ve ıstılahi (terim) manalarını verdikten sonra, 19. yüzyıldan beri var olan nörolojik ve psikiyatrik birkaç kavramı yazacağız ki, bilginin bizzat kaynağı olan ve bilginin temel literatürünü ilgilendiren, insanın düşünce ve algı merkezi bir miktar aydınlansın ki, bu ışık ile etrafımızı rahat anlayalım.
Aldatma ve Karmaşa Çağında Hakikatler
18 Ocak akşamı, arada seyrettiğim bir kaç kanaldan biri olan, dini programlar yapan bir
kanala denk geldim. Kur’an Müslümanlığı ekolü olarak tabir edilen gruptan bir ilahiyatçı beyefendi Kur'an’ın Açılımı adında bir programda sohbet yapıyordu. Ben bu tarz yayınları ve bu yayınlardaki hocalarının bilgilerini pek beğenmem fakat ekseriyetle dinî programlar yayınladıklarından ve dindarların da çoğu bu tarz kanalları ve yayınları izlediklerinden ben de bazen izliyorum.
İlahiyatçı beyefendi, bu programda Kur'an’ı tefsir etmeye çalışıyor; bugünkü tarikatların ve dinî cemaatlerin Kur'an’a karşı tutumları hakkında eleştirel bir üslupla kurduğu her üç-beş cümleden sonra, Kur'an’ın dinlerine gerçek manası ile inanmayan Yahudilere hitap eden ayetlerinden 3-4 ayeti okuyor; ardından bu ayetlerin bugünün cemaat ve tarikatlarını lanetlediğini söylüyordu…
Oruç ile İlgili Beş Kavram
1) GÜNAH: Günah kavramı söylenince hatıra hemen din ve metafizik alem gelir. Bu doğrudur, ama günah gerçeğinin tam karşılığı bu değildir. Günahın tam karşılığı, sonsuz bilgi-işlemle örülen doğadaki sonsuz bilince zarar vermek kelimesidir. Şöyle ki:
Varlık iki ana damardan oluşur. İyi ve kötü, negatif ve pozitif, ak ve kara ve diğer sonsuz zıtlıklar. Bu zıtlıkların biri diğeri ile çatışması ile ve sonsuz bir bilgi ve bilinç dengelenmesi ile evren var olmuştur. Buna evrensel dualiteli-diyalektik yasası denir. Bu diyalektik yasanın sonsuz numuneleri var. Evet, artı-eksi iyi-kötü negatif-pozitif soyut-somut fizik-metafizik gerçeklikleri, bütün varlığı kuşatmıştır. Çağımız, teknolojide, bilimde ve diğer sonsuz imkanlar ile bir altın çağ olması lazım iken, doğadaki sonsuz denge ve bilince dayanmadığından, dengesiz ve mutsuz bir çağ olmuştur. Nitekim Materyalizm, fizik-metafizik, iyi-kötü diyalektiğini kabul etmediğinden, dengesizlikler demek olan zulüm ve günah kavramını çokça yaşıyoruz.
Evet, Günah kelimesinin aslı cünahtır. İslam öncesi dönemde Arapçadan Farsçaya geçmiş, oradan Selçuklular döneminde Türkçeye mal olmuştur. Kelimenin etimolojisi, kanadın ucu demek olan cenah kelimesine dayanıyor. Demek günah sadece dini bir kavram değildir. Her şeyin aslı ve varlığının temeli olan diyalektik dengedeki bilince zarar veren her nevi uç olmak, doğayı da insanı da ve soyut değerleri de tahrip eden birer günahtırlar. Kur’an Rum suresinde ekolojik dengesizlik için, insanların kendi elleriyle yaptığı bozgunculuk (fesat) diyor. Evet, zina, sonsuz bir bilinç ile kurulan aile hayatını bozduğu için günahtır. Hırsızlık ve yolsuzluk, asla doymak bilmeyen, ekonomik bir tahribat olduğu için günahtır. Zulüm, fakir- zenginin ve güçlü-zayıfın arasındaki dengeyi bozduğu için büyük günahtır; vs.
Arapçada günah manasına gelen iki kelime daha var: İsm ve Zenb: İsm, peltek se ile cürüm demektir. Mutlaka cezalandırılması gereken suç manasına gelir. Zenb de kuyruk demek olan zeneb kelimesi ile aynı kökü paylaşır. Bu ise, insanın ardında bıraktığı yanlış demektir. Hani Türkçede onun artık bir bagajı var denilir ya; insanın taşımak zorunda kaldığı yanlışlar için…
Yahudilerin Özgeçmişi ve İsrail Devleti
Üzerine Bazı Mülahazalar
Kültürlü ve girişimci insan demek olan Homosapiens insan neslinin yaşı, yaklaşık 150 ila 200 bin senedir. Bunun çoğu hayvan ve çıplak olarak yaşamıştır. Avcı-toplayıcı olarak geçinmiştir. Son elli bin senesinde dil ve konuşma varsa da asıl medeniyet ve dillerin gelişimi buzul çağından sonradır. Tevrat’ın mucizevi yani tam doğru olarak bildirdiği üzere bu yeni gelişmeler Mezopotamya’da olmuştur. Göbekli Tepe, Sümer ve üçüncü adımda Akad İmparatorluğu… Yahudiler, işte Akad İmparatorluğunu oluşturan beş koldan bir koldurlar. Diğerleri, Asurlular, Araplar, Aramiler, Elamlılar (Kürtler) ve Gutiler. Bu bilgiyi Arkeolojik verilerden ziyade bu beş kolun dillerinin ve alfabelerinin ortaklığından anlıyoruz. Elamlılar, İmparatorluğun emri altına tam girmedikleri için, onlarda alfabe oluşmamıştır. Fakat Akatça bir metin olan Gılgamış Destanında çok Kürtçe kelime görebiliyoruz. Yani sizin bileceğiniz, Yahudi Tarihi Milattan iki bin sene öncesine dayanır. Ve çoğu da göçebe olarak yaşamışlardır. İbrani, göçebe demektir. Fakat Babil sürgününde Ezra, Akadların bütün dini birikimini alıp vahiy ile onu Tevrat diye yazıya geçirdi. İşte asıl Yahudi tarihi, kimliği ve milliyeti bununla başlıyor. Yahudiler Ezra Peygamber’i ikinci Musa olarak kabul ediyorlar.
Hulasa: Yahudilerin kendi ataları diye bildiği Adem'den Ezra’ya kadarki zincirleme nesiller, aslında sadece Yahudilerin değil de bütün medeni insanlığın atalarıdırlar. Daha doğrusu İbrahim ve Musa da dahil bunların hiçbiri tarih değiller. Bütün zamanlara bakan kollektif ve arketip kişiliklerdir. Mesela: İbrahim, birbirine zıt diyalektik yapıları yaşayan ve onları orta çizgide birleştirerek kaliteyi elde eden kişi demektir. Musa, yasa (Risalet) nehri veya tıkanmayı önleyen ustura demektir. Harun, yumuşak davranan mistisizm (Velayet) demektir.
Din Kaygısı mı, Siyasi Çıkar Kavgası mı?
Hz. Muhammed, hile-i şeriye yapanları lanetlemiş idi. Fakat Abbasi siyasetinin emrine giren İmam Ebu Yusuf bu dolanmaya fetva verdi ve bazı Hanefi alimleri Kitab’ül-Hiyel isminde eser bile yazabildi. Halbuki onların Hocası İmam Ebu Hanife, siyasete alet olmamak için hapislerde ömrünü çürütmüş idi.
Hemen hatırlatalım: Orta Çağ, Miladi 500’lü yıllardan yani bilim ve felsefeye dayanmayan Kilisenin Yunan bilim ve felsefesini ve bunun okullarını yasak etmesinden, ta Miladi 1500’lü yıllara yani Rönesans’a kadar sürmüştür. Bu Orta Çağın özellikle eğitiminin temel özelliği şudur: Gramer ve dilde zirve bir eğitim, ama bilim ve felsefede sürekli laf spekülasyonlarına dayanmak. İslam dini ilk üç asırda aklı ve bilimi ve Yunan felsefesini kabul etti. Fakat bu kabul etme, Mutezile mezhebine has kaldı. Fıkıhçılar (Şeriatçılar) ve Muhaddisler (Rivayetçiler) bu akıldan ve bu bilimden nasiplenemediler.