Makaleler
Dil ve Ruh
Böyle bir sahayı keşfetmek, ondaki sonsuz kelimeleri ve yazılım dosyalarını deşifre etmek aslında 5–10 cilt kitap ister. Bu ise, hem zaman hem maddi imkân hem bedeni yetenek olarak beni aşıyor. Fakat insanlığın ruhunu, kültürünü, temel niteliğini yansıtan bu deryadan 12 harflik damıtma kabilinden bir kısım notlar yazacağız. Belki gelecek nesil bu konuyu tamamıyla aydınlatır; insanlık etrafındaki tartışmalar, bir anlam ve bir fayda sağlar; Sartre gibi nihilistlerin değersizliğine mukabil tarihe, varlığa, dile, dine bir açıklama olur. İşte:
1) Aslında insanlığın etrafında dolaşan antropolojik gerçeklerde insanlığın çokça ihtilafı yok. Fakat soyut realiteler, somut olarak algılanınca (dindarların yaptığı gibi) ve somut gerçekler, yorumlanamayınca insanlık bugünkü bunalımı yaşıyor. Onun için bu gerçeklerden birisiyle işe başlıyoruz.
Âdem, 46 kromozomlu, kadınıyla erkeğiyle, insanın manevi, kültürel ve hukuki şahsiyeti demektir. Ki kelime olarak da 46 eder. Başta mitolojik belgeler olmak üzere, kutsal kitaplarda bunun en belirgin özellikleri şudur: Başta Âdem çocuk gibidir. Kaygı, endişe ve korkusu yoktur. Her şeyi canlı ve bütün olarak görüyor. Sonra gelişiyor, başta sosyal hayat ile ilgili birçok soyut kavramı öğreniyor. Daha önce bir bütün olarak algıladığı varlığın değişik kategorilerini ve dosyalarını keşfediyor. Kendi beyin yeteneği ve duygusuyla tabiatın ders tahtasından o küçük varlıklara ve dosyalara birer isim takıyor.
Bu şekilde diğer bütün varlıklardan ve meleklerden üstün olduğu anlaşılıyor. Âdemin en büyük mucizesi ta’lim-i esmadır. Bu kelime Allah’ın ona isimleri öğretmesi demektir. Evet, insanoğlu (âdem) beyninin soyut yetenekleriyle, sosyal ve tabii desteklerle bu büyük görevi gerçekleştiriyor. Burada soyut yetenekler, çevre ve sonsuz doğanın yazılımı olarak isimleri öğrenmesi, dini kitaplarda Allah ona öğretti diye ifade edilmiştir. Yani semavi dinler sonsuzluğu ve soyut değerleri biliyorlar. Allah’ı uzaklarda kabul eden teistik bir bakış açısını kabul etmezler.
Ateist Kardeşlerime Bir Çağrı
Kardeşlerim diyorum; çünkü onlarla aynı evreni aynı gezegeni, aynı biyoloji ve genleri, aynı insani değerleri paylaşıyorum. Bir tek farkım var. Ben varlığı soyutuyla-somutuyla birlik içinde ve sonsuz olarak algılıyorum. Bazı soyut değerlere inanıyorum. İnanıyorum ki: Eğer o kardeşlerim de benim gibi varlığı tam ve dengeli olarak algılasalar, onlar da benim o evrensel soyut değerlerimi benimle paylaşacaklar, biz sadece kardeş değil de Tanrı-İnsan (insan-ı kâmil) olacağız. Kardeşlikten öte, ırk, din, meslek farkı olmadan sekiz milyar olarak kaynaşacağız. Hümanizm ilkeleri üzerine değil sadece bir dünyayı, sonsuz dünyalar inşa edeceğiz. Hemen ifade edeyim; azgın ateizm ve onun dayandığı koyu materyalizm, bu algıya ve bu değerlere saldırıdır, insanlığa iftiradır.
Bakın, 600 yıl önce henüz evrim ve fen ilimleri oluşmamışken benimle aynı varlık algısına sahip ve aynı soyut değerleri bilen Ahmed-i Ciziri, şu Tanrı-İnsan hakikatini Kürtçe olarak ne güzel ifade etmiş. Yemin ediyorum: Ben bu konuda beş kitap yazdım, bu netlikte bu evrensel hakikati o kadar net anlatamadım. Kürt Diline hakaret edenlerin kulakları çınlasın.
Bir Demet Şiir
KELEBEK
Çeşit çeşit, rengârenk
Her birisi kâinata birer denk
Aşk ateşiyle tutuşup kanatlandılar
Onların sevgilisi bazen bir çiçek bazen lambalar
Onlar, aşk uğruna kendilerini yakarlar
Tırtıl gibi kalmış insanlar
Yalnızca onlara bakarlar
Bilmezler ki; onlar
Serbest dolaşıp tesbih eden
Birer melektirler
Demek kelebek, serbest bir melek
Bir Şiir Tahlili (Pir Sultan Abdal)
Orta Anadolu’da, adı belli olmayan “ Pir Sultan Abdal ” diye meşhur bir zat varmış. Pir,
tarikat şeyhi, ustası, lideri demektir. Sultan da, maneviyatta otorite olan zat demektir. Makamı Kutb-u A’zam’dan sonra gelir. Bundan dolayı da ona bir de “ Abdal ” demişler. Yani kutbun yerine, bedeline geçen zat demektir.
İşte bu zat, hem Pir, hem Sultan hem de Abdal olunca, Osmanlı Hükümeti ondan korkmuş, Kadı ve Vali ile beraber bir bölük asker gönderip onu yargılayarak darağacına asmıştır.
O değerli zat ise; hayatın, ölümün, manevi gelişmenin mahiyetini bildiğinden, asılmayı hoş karşılamıştır. Zaten o, bu makamda olduğu için ona “Pir Sultan Abdal” demişlerdi.
Prof. Dr. Celal Şengör’den Beş Tespit
(Bir doğru, üç yanlış, bir çelişki)
Doğru olan: Biz sonsuzdan geldik yine sonsuza varacağız. Yanlışlar: A) Biz tesadüfler çocuğuyuz. B) Kâinatın ısısı 10 üzeri 28 sıfır olacak. Dolayısıyla yok olacağız. C) Yaratılış asla söz konusu olamaz. Çelişki: Hem sonsuza gideceğiz hem yok olacağız. (Kafa TV)
Celal Bey keşke iyi bir filozof olduktan sonra bu yargılarda bulunsaydı. Çünkü varlığı ve varlığın bilgisi olan Ontolojiyi ancak felsefeciler bilir. Ama maalesef Celal Bey sade bir mühendistir. Hendese ise el ölçüsü demektir. Evet mühendisler sadece ölçülebilir şeyleri yani niceliği bilirler. Onlar varlığın künhünü ve varlığın sonsuzluğunu ve niteliklerini bilmezler. Celal Hoca kendisi galiba sonsuzluk fikrini de felsefeden değil de fizik biliminin zorunlu gereği olarak öğrenmiştir.
Evet varlığı tanımak için şu beş çağdaş bilimsel veriyi bilmek lazımdır:
A) Kâinatta ve hatta her varlıkta diyalektik yapı esastır. Diyalektik olmazsa varlık var olamaz. Demek kâinat bir taraftan ısınırken diğer taraftan soğuyor. Kâinatta bir taraftan enerji entropiyle sıfırlanırken diğer taraftan Biyoloji ile enerji topluyor. Kâinatta artılar kadar eksiler de var. Celal Hocam varlığın olmazsa olmazı olan bu ikili diyalektik yapıyı hiç düşünmemiştir.
B) Kâinatta sıcak ve soğuk iki aşırı uç olmakla berber, daima ortada nötr denilen bir bahar da var. Çok soğuk ve çok sıcak cehennemlerle beraber dünyamız gibi cennetler de var. Yani varlık sadece diyalektik değildir, üçlü sisteme tabidir. Nitekim sosyal hayatta dahi bu yasa geçerlidir. Zengin-fakir ve orta sınıf. Ana-baba ve çocuk.
C) Varlık rastgele bir yığılma bir tıkanma ve açılma değildir. Sonsuzluktan ta en basit varlık olan atomlara kadar her şeyde yazılım (0-1 sistemleri ve planları) olmazsa olmazıdır. Demek galaksiler, özellikle güneş sistemi, özellikle dünyamız, özellikle Biyosfer, özellikle insanlık alemi tesadüfler ürünü değiller. Her şey sonsuz bilgi-işlemle yönetiliyor ve neticelendiriliyor.
Yunan Mitolojisinden İki Önemli Örnek
Bu dokuz sayfalık kısa analiz, dört bin sene önceden ezber olarak ve iki bin yedi yüz seneden yazılı olarak bize gelen çok değerli, çok anlamlı bir kitabın değerlendirilmesidir.
Zaten Tevrat çok katmanlı manaları olan kitap demektir.
Dört bin sene önce Akad medeniyetinde din, edebiyat,
tarih ve felsefe bir arada ve mitoloji üslubuyla yazılıyordu.
Akadların önemli bir kolu olan Yahudiler, dini ve vahiy literatürünü nesilden nesile ezbere aktarırlardı.
Bu ezber geleneği meşhur sürgünde kaybolunca, Üzeyir Peygamber tarafından Vahiy ile yazıya geçirildi.
Bu metinler arketip, metafizik, keşif ve rüya dili ve üslubu iken maalesef tarih sanılmış.
Onun üzerine müsteşrikler bunlar insan tarafından kaleme alınmış metinlerdir, demişler.
İslam alimleri de aslı vahiy olmakla beraber muharref olmuşlar, diye iddia etmişler.
Evet tarih kabul edilse onlarda çelişkiler görünür. Ama ilimler tarih olmadığını bize gösteriyor.
O metafizik dil ve üslupdan iki örnek kadim Yunan edebiyatından da siz değerli dostlarıma gönderiyorum.
Onların da ancak vahiy ile bilinebilecek hakikatler olduğunu göreceksiniz.
Ve bu metinler geçmişten daha çok geleceğe bakıyorlar.
Metafizik dil olarak, değil ayet bazında belki birçok bab bazında dahi
Hz. İsa'ya ve Hz. Muhammed'e işaret ediyorlar. Metin tahlillerinde göreceğiniz gibi.
Ben İstanbul Yahudi Cemaatinin bir ileri gelenine: İsrail nüfusu yüzde yetmiş ateisttir.
Benim bilimlere uygun, iki kitap ve bir çok makaleden oluşan bu çalışmalarıma sahip çıkın, dedim.
Fakat cevabında: Bizim için önemli olan İsrail Devletidir, Tevrat değil, dedi.
Evet vahiy dili ve metafizik hakikatler olunca Yahudilerle ilişkisi az kalıyor. Ve bütün insanlığın mirası oluyor.
Ve hiç kimse bu metinlere dayanarak ırkçılık yapamaz. Üstün ırk davasında bulunamaz.
Bütün dostlarıma sonsuz selam ve saygı ile geçen haftanın dokümanlarının devamı olarak bu kısa iki yazıyı gönderiyorum. Varlığı ve gerçekliği maddeden ibaret bilenlere ithaf edilir.
İbrahimin Hakikati
Yerinde kullanılmayan veya gerçek değeri bilinmeyen mal, insanı yanlış noktalara vardırdığı gibi; dil ve literatür farklılığından dolayı yanlış anlaşılan ve dolayısıyla yanlış kullanılan dinî kıssalar da insanlık için sonsuz bir hazine gibi iken maalesef bazı insanların dinsizleşmesine ve dolayısıyla bütün kutsal değerlerden mahrumiyetlerine sebep olduğu gibi; dindar kesimin de hurafelere batmasına ve çocukluk seviyesinde kalmasına sebep oluyor.
Bu kıssaların en önemlilerinden ve konunun belkemiğini oluşturan bir tanesi, İbrahim
kavramıdır. Bu kardeşiniz, 20 yıla yakın bir zamandır, tarihî kişiler olarak algılanan bu
kavramların bireysel şahsiyetler olmadığını; birer evrensel yasayı ve uzun bir dönemin antropolojik özelliklerini anlatan somut simgeler olduğunu yazıyor. Bu konuda müteferrik de olsa 5-6 kitap ve elliye yakın makale ortaya çıktı. Özellikle Âdem, Nuh, Yunus, Habil, Kabil kavramları gayet net olarak izah edilmiştir. İsteyen kitaplarıma ve makalelerime ulaşabilir.