Makaleler
İslam Bilim Tarihinden İlginç Bir Anekdot
İslamiyet Arap yarımadasına geldiğinde hiç dinsiz yoktu. Allah’a şirk koşanların da kendine göre bir inancı ve dini pratikleri vardı. Kur’an’ın şu mucizeli ayeti, o günün insanlarının ihtiyacını ve ne durumda olduklarını çok güzel bir şekilde özetliyor:
“Sadece ve sadece o Allah’tır ki (yani son derece olağanüstü bir şekilde) hiç okur-yazar olmayanlar içinden ve onlar gibi okur-yazar olmayan bir peygamber diriltti. O Peygamber, o okur-yazar olmayanlara kendisini gönderen Allah’ın belgelerini okuyor ve uygulatıyor (Tilavet). Onları her nevi pislik ve yanlıştan arındırıyor (Tezkiye). Onlara hukuk ve kanunlar öğretiyor (Kitap). Ve onları belirli bir anlayış ve ahlak içinde eğitiyor (Hikmet). Her ne kadar o okur-yazar olmayanlar (ümmiler) bu işlemlerden önce apaçık bir sapıklık içinde idilerse de...” (Cuma Suresi, 2)
İlk nesil Sahabeler, bu dört işleme hepsi tabi idiler. Fakat insan mideden ibarettir; ilk basamak olarak. Dolayısıyla o Sahabelerin büyük bir çoğunluğu ziraat ve ticaretle de meşgul idi. Çok az bir grup ise kendilerini bu kutsal dört işleme adamıştı. Bunlar Hz. Muhammed’in Mescidinin avlusunda yatarlardı. Geçimlerini Hz. Muhammed sağlıyordu. Bunlara Ashab-ı Suffa denilirdi. Suffa avlu demektir. Ashab-ı Suffa sayıları azdı; ama görevleri çok önemli idi. Peygamber bunu bildirmek için, İlim Öğrenenlerin mertebesi, ziraat ve ticaret için çalışanların mertebesinden yüz kat daha yüksektir, diye buyurdu. (Darimi)
Sevan Nişanyan'a Cevap - 3
Sevan Nişanyan beyefendi, Anadolu topraklarını ve Türkçeyi çok sevdiğini; fakat İslamiyet, buraları kirletmiştir; onun için ben bütün gücümle bunu kaldırmaya çalışacağım, diye televizyonlarda beyanatlar veriyor. Bunun için de sürekli olarak, İslam dininin temel direği olan Kur’ana saldırıyor. Kendisi bir miktar dil ve tarih biliyor; fakat her şeyi bildiğini göstermeye çalışıyor; diyor ki:
“Kur’an, İsa’ya bir kitap ve İncil verildiğini söylüyor. (19/30 ve 57/27) Hâlbuki tarih,
İncillerin İsa’dan çok sonra yazıldığını kaydediyor. İsa’ya herhangi bir kitap verildiğini
göstermiyor. Demek Muhammed bu meselenin cahilidir…”
Putperestlik Üzerine
1) İnançlı veya agnostik bütün bilim adamları biliyorlar ki; evren dediğimiz bu varlık sistemi, sonsuz bir yazılım (bilgi ve bilinç), irade (istekli tercih) ve her şeye elverişli bir kudret ve kuvvetten (enerjiden) oluşuyor.
Bu temel üç özellik içinde en önemlisi, varlığın bilgi ve bilinç içeren bir yazılım, bir plan olma niteliğidir… Yazılımda zahiren her data öbürüne dayanıyor görünse de, gerçekte hiç biri ötekine dayanmıyor. Hepsi de yani bütün datalar ve dosyalar, ana yazılımdaki soyut koordinasyona ve zekâ düzenine dayanıyorlar. İşte aynen bunun gibi her biri irili–ufaklı bir dosya olan evrendeki bütün nesneler ve olaylar, zahiren sebepler zinciri olarak birbirine dayanıyor görünüyorlar. Fakat gerçekte hepsinin de varlığı, ancak sonsuz bir ilim, irade ve kudret ile olabilir. Demek bütün evrene ve bütün ekolojik sisteme egemen olamayan bir güç ve bilgi, bir elmayı yaratamaz. Onun için başka bir yazımda Ekolojik sistem, Allah’ın bir avucudur, diye evrim yazılımını + âdemiyet (insanlık) yazılımını anlatmıştım. Ve ispat etmiştim.
Vahhabiler Risalesinin Anahtar Kavramları
Varlığın en zirve boyutu olan insanlık, on iki bin yıllık medeniyet tarihinde, varlığın iki
direği olan madde ve mana arasında sarkaç gibi gidip gelmiştir. Bazen materyalizmin
hummasını çekmiş, bazen maneviyatın ılık esintilerini çokça teneffüs etmiştir. Bazen de
baharın dengeli ve çok yönlü hayatını yaşamıştır. Bu uzun serüvende insanlığın gerilememesi için, din ve vahiy dediğimiz yağmurlar, her dönemde, her yerde, bol bereketlerle insanlık atmosferine nefes aldırmıştır.
Fakat her şeyin, zıddına meyletmesi denilen kevn u fesad kanunu icabı, bildiğimiz ilk genel din olan Yahudilik, şekillerde, şeriatın zâhirinde (Ferisilikte) ve materyalizmde (Sadûkilikte) gemiyi karaya vurunca; Allah, saf şefkat, sevgi, maneviyat (mucizelikler) ve fedakârlık demek olan İseviliği gönderdi. Lakin yine o evrensel kanun gereği, Hıristiyanlık, Roma’nın ve Yunan’ın materyalizmine karşı bir derece maneviyatını kaybetti. Din, kiliselerin duvarlarından ve maddî, şeklî seremonilerden ibaret sanıldı.
Bu sefer, madde ile mananın barıştırılması demek olan İslam geldi. İnsanlığın, bilimin,
maneviyatın ömrünü 1300 sene uzatmış oldu. Yani dinler, biri diğerini iptal ve imha etmek için gelmemişlerdir. Tam aksine biri diğerini tasdik ve korumak için gelmişlerdir. Kur’an’ın tabiri ile musaddık ve müheymindirler. Evet, İsa olmasaydı, Yahudilik tamamıyla Roma’ya yenilecekti. Ve İslam olmasaydı, Hıristiyanlık materyalizm akımlarına, özellikle son iki yüz yılın materyalizmine yenilecekti. Demek Yahudiler, Hıristiyanlara; Hıristiyanlar, Müslümanlara kızmak değil, bilakis teşekkür etmeleri gerekir.
29. Söz’ün Kelimeleri ile İlgili Üç Önemli Soru
1) Ben bu kelimelerle ilgili notları yazdıktan sonra, bir hoca kardeşimiz, Üstad, “Beden ruhun evidir, elbisesi değildir. Ruh bedenden çıkınca, yeni ve latif bir elbise giyer.” dedi. “Bu sözü aç” söyledi. Cevaben dedim ki;
Evet, ruh’un bedenden ayrı, nurani, sinir sistemi içinde bir bedeni var. Ölümde ruh bu bedenden çıkar, yeni astral (necmi, nurani) bir elbise giyer… Teşbihte hata olmasın: Bilgisayar, yazılımın bedeni değildir, evidir. Yazılımın bedeni bir disk veya silikondan yarı şeffaf bir maddedir.
Ayrıca Üstad bu ifade ile gayet evrensel, ilmî bir meseleye ışık tutar. Şöyle ki:
“İnsanın ruh’u, onun barındığı ev ile bölge ile coğrafya ile hatta kâinat ile bir ilişki ve bilgi alışverişi içindedir…” İnsan rüyalarında, evini özellikle çocukluk dönemindeki barınağını, köyünü çağını özellikle görür. Bu durum, ruh’un aslının ilim ve yazılım olduğunu, zamanla zenginleştiğini, kâinatta saf maddenin olmadığını bize bildirir.
2) Yaklaşık yedi bin yıldır insan hayatın mahiyetini merak edip araştırıyor. Fakat İslam maneviyatçılarından başka hiç kimse sağlıklı bir cevap verebilmiş değildir. İşte bu büyük beyinlerden birisi de Bediüzzaman Said Nursi’dir. O demiş ki:
“Hayat bir cilve-i vahdettir.” Yani kâinatta bilgi ve birlik esastır. O bilginin ve birliğin sonsuz yansımalarından biri de trilyon atomları birleştirip hücre yapıyor. Trilyon hücreler, yine bir birlik ve plan içinde birleşiyor, beden oluyor; ve yine trilyon canlılar birleşir, ekolojik canlılık meydana gelir, ve yine trilyon yıldız birleşir, kâinat serapa canlı olur.
Zaten bu büyük ve canlı beyinler, canlı ile cansızın arasında ayrım yapmazlar, hayat umumidir, derler.
Ve Bediüzzaman Said Nursi, Sünühat kitabında “Küremiz canlıdır, yumurta kadar küçülse âsâr-ı hayat görülür.” demiştir.
Evet dünyamız nispeten, iletişim ve ulaşım olarak bir köy kadar küçüldü. Ve nispeten özellikle ekolojik olarak canlı olduğu ortaya çıktı.
Eğitim Hakkında
Eğitim, insan nev’inin dili öğrenip konuşmaya başladığı, avcılık dışındaki diğer meslekleri öğrendiği günden beri vardır. Kurumsal eğitim olarak Eflatun’un Akademiya’sını saymazsak, yaygın olarak Hıristiyanlar tarafından başlatılan okullar 1700 yıldır var.
Kurumlaşmadan önceki eğitim, çoğunlukla uygulamalı ve teorilerden ziyade pratik olarak verilirdi. Bu uygulamalar, başta ekonomik meslekler olarak icra ediliyordu. Daha sonra din, tarikat ve mezhep olarak icra edildi. Ayrıca Hıristiyanlardan önce teorik bazda Yunanlılarda tabii ilimler ve göreceli de olsa bazı deneyler ve felsefe okulları vardı.. Hıristiyanlar, Yunan kültürüyle tanışınca ve sistemlerinin içine din ve dinî uygulamalar girince ilk, orta ve yüksek şekilde okullar kuruldu. Müslümanlar da buna benzer fakat daha bilimsel bir şekilde eğitim kurumlarını düzenlediler. Her iki medeniyet de 1200 yıllarından sonra üniversiteler açmaya başladılar.
İşte kısaca anlattığımız bu 5000 yıllık tarihte bilgi edinme ve ders verme şu 5 şekil üzere
yürürdü:
a) Öğrenci, yarın alacağı dersi biliyor ve hocadan ders almadan önce, o dersi mütalaa
ediyordu.
b) Hoca, bireysel ve toplu olarak dersi belli bir sorumlulukla öğrenciye takrir ediyordu.
c) Öğrenci bu safhadan sonra, ya bizzat veya arkadaşları ile o dersi müzakere ediyordu.
d) Dersin konusundan direkt veya dolaylı sorular çıkartılır, o sorular hoca ile ve öğrenci arkadaşlarla müzakere edilip gündeme getirilirdi.
e) Öğrenci aldığı dersin özet metnini ezberlerdi.. Ve yaklaşık üç sene boyunca bu
ezberleri tekrar ederdi.
Burada çok önemli bir mukadder soru hatıra geliyor, cevabı da şudur: Bu kadar köklü bir
eğitime rağmen Ortaçağ kültürünün iflas etmesinin sebebi, inanç ve pozitif bilimi birbirinden ayırmasıdır. Çünkü insandaki akıl ve kalbi, madde ve manayı temsil eden bu iki taraf zihinde büyük bir diyalektik meydana getirir; beyin aldığı eğitimin üzerine binlerce mesele daha bina eder, keşifler yapardı.
Dücane Cündioğlu ve Akıl
Piyasaların Kara Çarşamba dediği 7 Haziran gecesi Dücane Beyefendi, kendi YouTube kanalında, canlı yayında tam üç saat bu akıl kavramını ve ilgili şeyleri anlattı. İlk bir saati her zaman olduğu gibi kendi ilmi üstünlükleriyle geçirdi. Dikkat ettim her bir dakikada konudan konuya geçiyordu. Yani sizin bileceğiniz tam 180 farklı noktaya değindi. Bunları beş başlıkta ve onun ana maksatlarını özetlemek mümkündür. Ayrıca bunların hepsini değerlendirmek bizi ilgilendirmez. Çünkü çoğu kendi kendini medih idi. Fakat ilme ve mukaddesata yönelik, ilmi ve mukaddesatı çiğneyen beş konu oldu ki onlar çok önemlidir. Maalesef bu beş başlıkta Dücane büyük yanıltmalarla konferansını kapattı. Yetmezmiş gibi hafta sonu pazar günü üç saat daha abonelerine bu konuyu belgeleriyle anlatmaya söz verdi.
İşte bizi ilgilendiren beş konu aşağıdaki gibi şunlardır:
(Beşincisi onun kullandığı argümanlardır. Ona dikkat et!)
Birincisi: Diyor ki: Tarih boyunca insanın merkezî duyu organı akıl mı, kalp mi; başka bir deyimle beyin mi yürek mi? Diye tartışmalar süregelmiştir. Aristo, eşyada aklın varlığını kabul ettiği halde o da Kur’an da kalbi duyu merkezi kabul ediyorlar. Ama yanılıyorlar. Çünkü Galen (Calinos) Anatomi bilimi ile insanın duyu merkezinin beyin olduğunu ispat etmiştir. Hem de Kur’an’dan yedi yüz yıl önce… Ama maalesef İlahiyatçılarımız ve Doktorlarımız Galen’i tanımıyorlar. Ben yeniden dünyaya gelseydim, ömrümü Galen’i keşfetmeye adardım.




