top of page
  • Siyah YouTube Simgesi
  • Spotify
  • Siyah SoundCloud'a Simge
  • Siyah LinkedIn Simge
  • Black Twitter Icon
  • Black Facebook Icon

Makaleler

Allah ve Kâinat Hakkında

Allah soyut ve somut varlığı itibariyle Sonsuzdur, her şeyden her şeye daha yakındır.

Eşya O'nun enerjisi, yazılımı  ve isteğiyle (kudret, ilim ve iradesiyle) birer dosyadırlar.

O ise Ana Dosyadır. Dolayısıyla herşeyden herşeye daha yakındır.

Ne kadar varlık dosyaları varsa O'nun bir ismidir. Yani belirtisidir. Öyle ise O'na yakın olmak ne demektir?

Halkın diliyle evliya denilen zatların ne özelliği var. Ve ne yaptılar da O'na yakın oldular?


İşte Cevabı: Varlık, öz itibarı ile ilimdir, yazılımdır. Somut İlahi boyut olan Evren de ağırlıklı olarak  enerji (kudret) olmakla beraber, onda aktif  olan ve yöneten ilim ve iradedir, yani yazılım ve evrim (gelişme meyli.) Bu ikisi ruhun da özüdürler.

Yani kainat ruhlu ve canlıdır. Her yerinde hayat vardır, her yazlım bir melektir yani manevi bir dosyadır. (29. Söz)


Evet kainat sonsuz bilgi işlem ve hafızaya sahip kuantum bilgisayarı gibi çalışıyor. Bu bilgisayarın başka bir ismi de Âlemdir, âlem ilim kökünden gelir, anlam ve gerçeklik gösteren sistem demektir.

İnsan da bu sonsuz bilgisayarın küçük çaplı ama yine  de sonsuza yakın bilgi işlem hacmine sahip bir dosyasıdır bir âlemdir.

Namazda okuduğumuz El-Alemin (âlemler) kelimesinin birinci manası, insanlar denilen bu küçük dosyalardır. (26. Mektup)


Bu özerk dosyaların yaratılış amacı,  Yaratılış  Sistemine, sosyal hayatta sonsuz manalar, teknik gelişmeler, aktiviteler, fenler ortaya koymak ve psikolojik hayatta sonsuz ilim, düşünce ve maneviyat katmaktır...

Allah yaratılışta istediği şeyi artırıyor. (Ayet meali) Ve en çok artırdığı da insan eliyledir.

Dünya kainat karşısında çok küçük de olsa, insanın bu yaptıklarıyla kainattan milyon kere milyon daha büyüktür. Çünkü asıl olan yazılım ve manadır. Materyalistlerin kulakları çınlasın.


Başa dönersek, peki Allah'a yakınlık ne demektir? İşte velayet ve Allah'a yakınlık şudur: Aciz, fakir, bir mikroba yenilen  fakat manen çok zengin olan ve  insan denilen bu  ölümlü dosyanın  sonsuz olan ve sonsuz  kudret, ilim ve iradeye sahip olan, ölüm ve yıkım onun için düşünülmeyen Allah'a (Ana Dosyaya) entegre olmasıdır.. İnsanın küçük benden vazgeçip, sonsuz iradeye sığınmasıdır;  adeta kainat kadar varlığa sahip olmasıdır. "Ben insanları ve cinleri sırf beni tanısınlar ve bana entegre olsunlar diye özerk yarattım." (Zariyat Suresi.)


Peki bu entegrasyon ve birlik nasıl sağlanır?

Evvela, varlığı iyi bilmek ve Allah'ı iyi tanımak ile. (iman, düşünce ve ilim ile).

Küçük beninden vazgeçip sonsuzluğa yelken açmak, varlığa katılıp ona uyum göstermek.

Yasal yaşamak ve bu yasal yaşamanın şahsi dünyada küçük numuneleri olan ahlakı da yaşamak. Ve bunlarda süreklilik kazanmak için zikir ve ibadet etmek.


Ayrıca: İnsan evrim sürecinin son meyvesi olduğu için beyin katmanlarında onlarca hayvani dürtüler var. Din bu dürtülere nefs-i emmare diyor.

Bu hayvani dürtüleri arındırıp soyut değerlere yükselmek, velayetin birinci adımıdır.  Bu adıma din arınma manasında tezkiye diyor.


Bu yakınlığı sağlamak üzere bir çok yol, tarikat, meslek ve meşreb ortaya çıkmıştır. Acaba hangisi en idealdir, diye sorarsanız; Kur'an beş ayette cevap veriyor. Allah'a yakın olan kişi, ne korkar ne de üzülür diyor. Eğer korkuyorsanız ve üzülüyorsanız bilin ki henüz yolcusunuz, hedefe varmış değilsiniz.

Veya yolunuz yanlıştır veya eksiktir. Evet varlığı ve işletim sistemini tanımak, korku ve üzüntüyü giderir. Çünkü varlık ve sonsuzluğu idrak etmek başlı başına bir cennettir, ve varlığın işletimi tamamen iyiye ve hayradır.


Kur'an, bu hedefe varmak için üç adım attırır. 1) Sonsuz bir Allah'a inanmak.. 2) Ebedi sonsuz bir hayata inanmak.. 3) Yararlı işler yapmak. (Topluma ve kainata entegre olmak.) Bu konuda bütün dinler eşittir. (Bakınız Bakara suresi 62. ayet) Ve bu ayetten anlaşılan: Dinlerin de tarikatlerın de testi, o yola girmiş insanda ne gelecek korkusu ne de geçmişin üzüntüsü olmamasıdır.


Bu izahatın özeti şudur: Sonsuzluğu anlamak, Allah'ı soyut ve somut boyutlarıyla sonsuz bilmek. Ve varlığın ruhu olan o sonsuz yazılıma entegre olmak, ilk adımdır.

Evet: Sonsuzluk olmadan hiçbir adım atılmaz. Çünkü sonlu bir şeye entegre olup ona tapmak kutsal da olsa bir putperestliktir.


Son Bir Not: Bütün bu şartları yerine getiren bazı zatlarda ruhani inkişaflar olur. Ama bu ruhani inkişaflar amaç değil. Yasal ve ahlaklı yaşamak ve soyutuyla somutuyla  sonsuz varlığı ve ebedi hayatı bilmek (Kur'an'ın üç şartı)  yani bilge olmak velayet için yeterlidir ve asıl olan budur. Onun için alimler istikametli yaşamak, kerametten üstündür, demişler. İstikametin içine ilmi donanım ve yasal yaşamak da girer.

Ki bu maddi asırda asıl olan odur. (Kastamonu Lahikası)

Evet asıl olan tahkiki iman ve  istikamet ise de Halkın velayetten anladığı birinci ruhani manadır.


Bugün siz dostlarıma Ana Dosyanın sonsuzluğunu ve  O'na yakınlaşmanın, O'na entegre olmanın yol ve yönteminden 12 adımı gösterecek iki yazıyı gönderiyorum.

Arınma meselesi ise çok uzun sürer. Hem şekle önem vermeyen ve ilmi esas alan  ve  sonsuzluğu dile getiren muhakkik  mürşidler, fazlasıyla kitaplarında izahat vermişler ve bil-fiil olarak milyonlarca insanı o hayvani dürtülerden kurtarmışlar, onları arındırmışlar.

Bu iki yazıdan kısa olanını geçen hafta WhatsApp'ta yayınlamıştım. Arkadaşlar bir daha okuyabilirler. Çünkü tefekkür idman ister.

Rahmet Hakikati Hakkında Üç Nükte

Önce başta rahmet kelimesinin etimolojik ve kavramsal manası olmak üzere; rahmet hakikati ile ilişkili olan vicdan, salâvat, selam, şefaat kelimelerini ve ‘Allah rahmet etsin’ duasının asıl manasını kısaca yazacağız. Sonra rahmetin en güzel ifadesi olan Bismillahirrahmanirrahim’in kısa bir tefsirini vereceğiz. Daha sonra Kur’an ayetleri ışığında bu rahmet hakikatini incelemeye çalışacağız. Her konuda olduğu gibi bu rahmet hakikatinin izahında da Kur’anın mucize olduğu görülecektir. Şöyle ki:

a) Rahmet kelimesi yumuşaklık özellikle kalb yumuşaklığı demektir. Allah için maddi bir kalb düşünülemeyeceği için; bu kavramın Allah hakkında kullanılmasının mecaz olduğu anlaşılır.

Varlığı Tanımak ve Yaradılışı Anlamak

Allah ve Allah’ın isimleri ile ilgili, insanlar adedince kitaplar, makaleler, dersler ve yaşanmış vakalar var. Yalnız bu kardeşinizin dahi 10-15 çalışması var. Biz şimdi o sonsuz okyanusa giremeyiz. Sadece sözlük tarzında bir kısım notlar tutacağız. Ki bu sahada boğulanlara bir nefes olsun. Ve Kur’anın, yanlışın tashihinde dahi mucize olduğu görünsün.


İnsanlar ilk dönemlerde çocuksu bir anlayışa sahip olduklarından her şeyi canlı ve tapınmaya layık görüyorlardı. Özellikle kelimelerin başına tanrı manasına gelen The ve El takılarını koyuyorlardı. Ve sığır gibi çok faydalı canlıları putlar (tapılmaya layık şeyler) olarak kabul ediyorlardı. Fakat bu durum, başta ibadet etme ve düşman şeylere karşı dayanma duygusu olmak üzere insanın derin duygularına ve sonsuz ebedilik isteklerine ters geliyordu. İnsanın putlara dayanması, eksik ve yanlış ibadeti, dengesizliğe (zulme) sebep oluyordu.

Zülkarneyn ve Nişanyan

Sevan Nişanyan sürekli olarak İslam Dininin temel kaynağı olan Kur’ana saldırıyor. Bunu aydınlanmak için yaptığını söylüyorsa da; yazılarında her zaman ve açıkça bütün inananlara, özellikle Müslümanlara hakaret ederek Kur’anın hurafe ve çalıntı olduğunu iddia ediyor. En son saldırısını da Zülkarneyn kıssası üzerinden yapıyor. İşte iddiaları:


1) Kehf suresinde geçen Zülkarneyn kıssası, bir Süryani menkıbeden uyarlanmadır. Bu sure, bütün tefsirlerde bildirildiği gibi 622’den önce Mekke’de değil de, Medine döneminde yazılmıştır. Çünkü bu kıssa, 629’da bir Süryani tarafından yazılmıştır.


2) Bu Süryani metin, o günün siyasi olaylarına atfen yazılmış uydurma bir efsanedir. Bu
efsane yazıldıktan sonra iki ay içinde Medine’ye ulaştırılmıştır.


3) Muhammed, bu kıssadaki Hıristiyan unsurları atmıştır; kendi anlayışına mal etmiştir.


4) Nöldeke, Reinink ve K. Van Blad gibi oryantalistler, bu Süryani İskender kıssasının
Kur’andaki anlatımın kaynağı olduğuna işaret etmişlerdir, diyor.


5) Zülkarneyn, zikr, yecüc-mecüc ve sed gibi Kur’anda geçen kavramlar, aslında tarihî
rivayetlerin tekrarıdır; Kur’an vahiy değildir; Allah yoktur.. Dinler ve dindarlar bunları
uydurmuşlardır, diyor.

Kur'an ve Diyalektik

Genel sayımlara göre, Kur’an’ın 40–45. sayfaları, vakıf Kur’anlarına göre, 39–44. sayfalarında yer alan 15 ayetin sadece diyalektik gerçekleri açısından tefsirini yazacağız. Fakat önce bu diyalektik kavram ile ilgili bir ara not yazmak gerekir, şöyle ki:


Dualite Ari dillerde iki taraflılık, bir şeyin iki ontolojik temel tarafı demektir. Evet, somutlaşmış her nesnenin ve olayın iki zıt boyutu vardır. Bu iki zıt birbiriyle çatışıp gelişince buna “diyalektik” denilir. Eski Arapçada ve Osmanlıcada bu realitenin ismi cem-i ezdat’tır. Bugünkü Arapçada bu gerçeğe tevettür (gerilim) denilir. Çünkü zıtlar gelişmek üzere birbiriyle çatışınca gerilim meydana çıkar; negatif–pozitif elektriğin gerilip ışık olarak görünmesi gibi. Aslında tevettür sözcük olarak Bir olma isteği ve pratiği demektir. Kelimenin kökü olan vitir, bir veya sonu bir olan demektir. Bu 15 ayetin bütün yönleriyle tefsirini yapmak, galiba bir cilt kitap ister. O da bizi çokça gerdirir. Fakat sadece diyalektik yönlerini yazsak, bu bizi bütün gerçeklere ve o sonsuz manalara çıkarabilir.


Bakara Suresi:
Ayet 246:


Musa’dan sonraki İsrail Oğullarının ileri gelenlerini görmedin mi? Kendi peygamberlerine: “Bize bir hükümdar gönder; Allah yolunda savaşalım” dediler. Peygamberleri: Size savaş farz kılınsa, belki de savaşmazsınız, dedi. Onlar: Neden Allah yolunda savaşmayalım?! Hâlbuki biz memleketimizden çıkarılmış, çoluk çocuğumuzdan ayrılmışız, dediler. Nitekim savaş onlara farz kılındığında az bir grup hariç çokları yüz çevirdi. Muhakkak Allah, zalimleri çok iyi bilendir.


1) Bu ayette, hemen başta mele’ (meclis, halkın ileri gelenleri) ve Musa (kutsal yasa, şeriat) vurgusu var. Bu da bizi lider ve halka; kutsal yasalar ile beşeri gerçekliklere götürüyor.


2) İkinci olarak; ayetin asıl konusu olan cihad ve mukatele (karşılıklı savaş) kelimesi, dikkatimizi çekiyor. İster beğenelim, ister beğenmeyelim; bu kavram tarihte (şimdi değil) bütün diyalektik süreçlerin motorgücü olmuştur.
 

3) Çokları savaştan kaçtı, dengesizliğe ve zulme sebep oldular. Çok az bir grup kaçmadı. İşte nitelikli azlık ile nicelikli çokluk diyalektiği! Çok az bir grup manasına gelen kalilen kelimesinin sayısal değeri 19x9 dur. Sonra bu gibi sayıların diyalektiğine döneceğiz.

Emir Âlemi ve Maneviyatın Gücü

Emir ve halk kavramı: Yaratma ve yönetme gerçeği


Biz şimdiye kadar ilmî çerçeve içinde kaldık, hâlk kavramı içinde kaldık. Halk kelime olarak şekli, kalıbı belli olan nesne demektir... Avama da halk denilmesi; fikir yapıları belli, çıkabildikleri mesafe belli, açılabildikleri saha belli; dolayısıyla onlara halk denilmiş, yani avama halk denilmiştir. Emir âlemi ise sonsuzluk ifade eder. Maneviyatın ve ilmin sonsuzluğunu, etkinliğini ve derinliğini anlatmak üzere bugün daha çok emir kavramı ve hakikati üzerinde duracağız. Emir kelimesi emîrden gelir.


Hani yetkili ve amir kişi, sonsuz fırsatlara sahiptir, sonsuz açılımlara sahiptir. Derinlemesine sonsuzluğa doğru istediği kadar genişleyebilir. Onun için ona emîr demişler, yönetici manâsında…


Kur’an-ı Kerimde bu kavram, başta yönetim, sonra olağanüstü durum, azap, kıyâmet, ölüm gibi değişik manalara geliyor. Biz bu mânâları incelerken işin esprisini, ortak noktayı bir miktar açmaya çalışacağız. Çünkü bu kavramların hepsinde bu incelik vardır. Ölümde de, kıyamette de, azap manâsına gelen yönüyle dahi bu emir hakikatinde, mâneviyatın etkinliği, sonsuzluğu ve derinliği anlaşılıyor. Meselâ; emir kavramı, Âl-i İmran 128, 154, 159’da açıkça yönetim manâsına gelmiş. Bir kısım müfessir ve meâlciler yönetim mânasına geldiğini bilmedikleri için oradaki emir kavramını iş manâsında anlamışlar. Âyete bakıyorsun; iş ne demek burada, hiçbir şey anlaşılmıyor. Hâlbuki yönetim manâsı verilseydi, bu ayetler net anlaşılmış olurdu. Şuradan hemen bir çağrışım ve çıkarım yapabiliriz. Eğer biz emir âleminde mâneviyatın gücünü yakalayabilirsek, mâneviyatta etkin olabilirsek ilimde ve yönetimde emîr ve amir olmuş oluruz, yönetici olmuş oluruz. Sonsuz imkânlara sahip oluruz, nefes alabiliriz. Yoksa idare edilen mahlûk ve memluk olarak, halk gibi sürü kültürü içinde kalırız.

Varlık, Bilinç ve Sorumluluk

Varlık o kadar derindir ki bütün düşünürler onun öz mahiyetini anlamak için, bütün ömürlerini vermişlerdir. Ve çağımızda birkaç nihilist filozof hariç hep birden, varlık hayr-ı mahzdır yani saf güzellik ve iyiliktir, demişler. Ben 91’de Ahmed-i Hani’yi ziyaret ettim. İçimden, böyle bir dâhi neden mazlum milleti olan Kürtlere bir hizmet etmedi, diye sorarken, birden türbedar, gel sana bir şey okutayım dedi. Gittik, o gün yıkık olan Türbesinin üst eşiğinde şöyle yazıyordu:

Mahza xayré ne dihat jı desté Ahmed * Tewfiqé ji ne dawi Padişah-ı Emced

Yani: Saf iyilik olan var etme Ahmed’in elinden gelmiyordu. Başarı ise Yüce Padişah ona vermedi. Yoksa çok şeyi yapmayı düşünüyordu. Ahmed-i Hani, bu beyitte Sultan Abdulmecid’in de Kürt sorununda ona yardımcı olmadığını dile getiriyor.

Bütün felsefelerin ana konusu olan varlık ile ilgili bu yazıda, varlığın beş temel özelliğini notlar halinde yazacağız. Sonra, insan için gerçek varoluş olan İnsan-ı Kâmil (Tanrı İnsan) olmayı ve sonsuz yaşamayı ve bunların yol ve yöntemini hep beraber incelemeye bakacağız.

bahaeddin sağlam

Konuşma daveti ve medya başvuruları için, lütfen iletişime geçiniz

+90 545 362 18 88

İstanbul | Türkiye

© 2026  Tüm hakları saklıdır.

  • Bahaeddin Saglam YouTube
  • Spotify
  • Bahaeddin Saglam SoundCloud
  • Bahaeddin Saglam LinkedIn
  • Bahaeddin Saglam Twitter
  • Bahaeddin Saglam Facebook
bottom of page