Makaleler
Filistin İçin Üç Reçete
Birinci Hadis: İlim öğrenen, çarşı pazarda ve tarlada çalışandan yüz kat daha üstündür.
İkinci Hadis: Bir saat ilim öğrenmek, bir senenin ibadetinden: Sene boyunca her gün kılınan beş vakit namazdan, Ramazan orucundan, senenin hac ve zekatından daha yararlıdır.
Maalesef İslam’da buna benzer on bin mucizevi bilgi varken, hepsi de rayından çıkartılmış veya yanlış anlaşılıyor. Onun için seküler kesimler ve bilim ehli süratle İslam dininden kaçıp, sapır sapır ya agnostik oluyorlar veya ateist oluyorlar. Nitekim bu iki hadisin birincisi, “Gerçek ilim kabul edilen ama aklı, bilimi ve hukuktaki kıyası reddeden hadisleri bilen kişi, Ebu Hanife gibi bir müçtehitten yüz kat üstündür.” Şekline girdi. Akla ve ilme dayanan tüm Kur’an’ı devre dışı bıraktı. Daha sonra bu değişimin analizi ikinci sayfada yapılacaktır.
İkinci hadis de “Bir saat ilim, hiç yatmadan, yemeden, tuvalete gitmeden bir sene nafile namaz kılmaktan daha hayırlıdır.” şekline büründü.
Burada yıllık ibadetleri hafife almak diye bir şey yok. Onlar, insan için temel görevler ve zorunlu farzlardır. Fakat bazen bir saat ilimle bütün varlığı ve hayatı öğrenince, imanını kurtarıyorsun, ebediyeti kazanıyorsun. Milyarlara faydalı oluyorsun.
Evet, Allah ve Peygamberi kelime sıkıntısını yaşamıyorlardı. Onlar asla, insanları şaşırtmak rolünde değillerdi. Nafile namaz maksut olsaydı öyle denirdi. Ayrıca azıcık da olsa Arapça vurguyu ve belagati bilenler, hadisin asıl maksadı bizim burada tercümesini verdiğimiz şekilde olduğunu anlarlar.
Maalesef derdimiz bir değil; bindir. Sorunlu bölge sadece Filistin değil; her tarafta şiddet ve yanıltmalar hâkim. Mesela Filistinliler, aklı ve bilimleri esas alsaydı, birleşseydi, Kur’an’ın barış ve ehl-i kitap (dindar gayrı müslimler) hakkındaki ayetlerini esas alsaydı, bugün bu üzücü ve vahşi durumlar olmazdı. Ayrıca yaptıkları da asla cihat değildir. Cihatta, güç dengesi, strateji ve hedef olmalıdır. Hemen hatırlatalım ki: Ganimet asla birinci hedef değildir. Ehl-i kitap saldırmadıkça onlara saldırmak Kur’an’da yasaktır. Kur’an’da, cihadın iki temel amacı vardır. Biri, fitneyi durdurmak yani inanç özgürlüğü. (Tevbe suresi). Diğeri, zulmü özellikle çoluk-çocuğa, özellikle sürgün edilmiş olanlara yapılan zulmü önlemek. (Nisa Suresi)
Kitab-ı Mukaddeste Hikmet kavramı - 1
Bizim bu önemli kavramı bilmemiz için, önce Arap-İslam tarihi içindeki kullanımını; ikinci olarak bilimsel kavramların teşekkül beşiği olan Yunan kültüründeki kullanımını; üçüncü olarak içinde yaklaşık 390 sefer bu kelimenin türevlerinin geçtiği Kitab-ı Mukaddesin bu kavramı direkt ve endirekt izah eden ayetlerinin yorumunu bilmemiz gerekir. Bu kavramın Sümer, Mısır ve Babil medeniyetlerindeki kullanımını ayrıca öğrenmemize gerek yoktur. Çünkü bugün itibarı ile altı bin yıl önceki o dillerin etimolojisini çözemiyoruz. Ayrıca o dillerdeki kavramlar, zaten tamamen Kitab-ı Mukaddes okyanusuna dökülmüştür.
Ab-ı Hayat
Ab-ı hayat veya ayn’ül-hayat deyimi, edebiyatımızda çok önemli bir manaya sahip bir
kavramdır. Bu kavramı bugünkü Türkçeye çevirirsek, ebedî hayat suyu veya ebediyet çeşmesi manasına gelir. Modern Türkçede deyim olarak bunun ismi “bengisu” kelimesidir. Ben, organizma ve canlı nokta manasına geliyor; gi edatı katmerli olma manasını veriyor. Su da bildiğimiz malum kelimedir. Evet, canlılık çok yüksek derecede organize olmayı gerektiren bir olgudur. Hayat kelimesi etimolojik manasıyla hareketli ve kıvrak olgu demektir.
Demek yaşamak ve canlılık, şu iki ayak üzere duruyor: Organize olmak ve hareket etmek. Organize olmak ilim ve birliğin tecellisidir; hareket ise, kudretin tecellisidir. Canlı ve hareketli organizmaların kendini yenilemesi ise, iradenin bir tecellisi olan ruh ile oluyor. Bu üç nitelik, Kur’anın en başta gelen temel kavramlarıdır. Modern tabir ile bu üç gerçeği enerji, yazılım ve gelişme süreci ile ifade edebiliriz.
Allah ve Kâinat Hakkında
Allah soyut ve somut varlığı itibariyle Sonsuzdur, her şeyden her şeye daha yakındır.
Eşya O'nun enerjisi, yazılımı ve isteğiyle (kudret, ilim ve iradesiyle) birer dosyadırlar.
O ise Ana Dosyadır. Dolayısıyla herşeyden herşeye daha yakındır.
Ne kadar varlık dosyaları varsa O'nun bir ismidir. Yani belirtisidir. Öyle ise O'na yakın olmak ne demektir?
Halkın diliyle evliya denilen zatların ne özelliği var. Ve ne yaptılar da O'na yakın oldular?
İşte Cevabı: Varlık, öz itibarı ile ilimdir, yazılımdır. Somut İlahi boyut olan Evren de ağırlıklı olarak enerji (kudret) olmakla beraber, onda aktif olan ve yöneten ilim ve iradedir, yani yazılım ve evrim (gelişme meyli.) Bu ikisi ruhun da özüdürler.
Yani kainat ruhlu ve canlıdır. Her yerinde hayat vardır, her yazlım bir melektir yani manevi bir dosyadır. (29. Söz)
Evet kainat sonsuz bilgi işlem ve hafızaya sahip kuantum bilgisayarı gibi çalışıyor. Bu bilgisayarın başka bir ismi de Âlemdir, âlem ilim kökünden gelir, anlam ve gerçeklik gösteren sistem demektir.
İnsan da bu sonsuz bilgisayarın küçük çaplı ama yine de sonsuza yakın bilgi işlem hacmine sahip bir dosyasıdır bir âlemdir.
Namazda okuduğumuz El-Alemin (âlemler) kelimesinin birinci manası, insanlar denilen bu küçük dosyalardır. (26. Mektup)
Bu özerk dosyaların yaratılış amacı, Yaratılış Sistemine, sosyal hayatta sonsuz manalar, teknik gelişmeler, aktiviteler, fenler ortaya koymak ve psikolojik hayatta sonsuz ilim, düşünce ve maneviyat katmaktır...
Allah yaratılışta istediği şeyi artırıyor. (Ayet meali) Ve en çok artırdığı da insan eliyledir.
Dünya kainat karşısında çok küçük de olsa, insanın bu yaptıklarıyla kainattan milyon kere milyon daha büyüktür. Çünkü asıl olan yazılım ve manadır. Materyalistlerin kulakları çınlasın.
Başa dönersek, peki Allah'a yakınlık ne demektir? İşte velayet ve Allah'a yakınlık şudur: Aciz, fakir, bir mikroba yenilen fakat manen çok zengin olan ve insan denilen bu ölümlü dosyanın sonsuz olan ve sonsuz kudret, ilim ve iradeye sahip olan, ölüm ve yıkım onun için düşünülmeyen Allah'a (Ana Dosyaya) entegre olmasıdır.. İnsanın küçük benden vazgeçip, sonsuz iradeye sığınmasıdır; adeta kainat kadar varlığa sahip olmasıdır. "Ben insanları ve cinleri sırf beni tanısınlar ve bana entegre olsunlar diye özerk yarattım." (Zariyat Suresi.)
Peki bu entegrasyon ve birlik nasıl sağlanır?
Evvela, varlığı iyi bilmek ve Allah'ı iyi tanımak ile. (iman, düşünce ve ilim ile).
Küçük beninden vazgeçip sonsuzluğa yelken açmak, varlığa katılıp ona uyum göstermek.
Yasal yaşamak ve bu yasal yaşamanın şahsi dünyada küçük numuneleri olan ahlakı da yaşamak. Ve bunlarda süreklilik kazanmak için zikir ve ibadet etmek.
Ayrıca: İnsan evrim sürecinin son meyvesi olduğu için beyin katmanlarında onlarca hayvani dürtüler var. Din bu dürtülere nefs-i emmare diyor.
Bu hayvani dürtüleri arındırıp soyut değerlere yükselmek, velayetin birinci adımıdır. Bu adıma din arınma manasında tezkiye diyor.
Bu yakınlığı sağlamak üzere bir çok yol, tarikat, meslek ve meşreb ortaya çıkmıştır. Acaba hangisi en idealdir, diye sorarsanız; Kur'an beş ayette cevap veriyor. Allah'a yakın olan kişi, ne korkar ne de üzülür diyor. Eğer korkuyorsanız ve üzülüyorsanız bilin ki henüz yolcusunuz, hedefe varmış değilsiniz.
Veya yolunuz yanlıştır veya eksiktir. Evet varlığı ve işletim sistemini tanımak, korku ve üzüntüyü giderir. Çünkü varlık ve sonsuzluğu idrak etmek başlı başına bir cennettir, ve varlığın işletimi tamamen iyiye ve hayradır.
Kur'an, bu hedefe varmak için üç adım attırır. 1) Sonsuz bir Allah'a inanmak.. 2) Ebedi sonsuz bir hayata inanmak.. 3) Yararlı işler yapmak. (Topluma ve kainata entegre olmak.) Bu konuda bütün dinler eşittir. (Bakınız Bakara suresi 62. ayet) Ve bu ayetten anlaşılan: Dinlerin de tarikatlerın de testi, o yola girmiş insanda ne gelecek korkusu ne de geçmişin üzüntüsü olmamasıdır.
Bu izahatın özeti şudur: Sonsuzluğu anlamak, Allah'ı soyut ve somut boyutlarıyla sonsuz bilmek. Ve varlığın ruhu olan o sonsuz yazılıma entegre olmak, ilk adımdır.
Evet: Sonsuzluk olmadan hiçbir adım atılmaz. Çünkü sonlu bir şeye entegre olup ona tapmak kutsal da olsa bir putperestliktir.
Son Bir Not: Bütün bu şartları yerine getiren bazı zatlarda ruhani inkişaflar olur. Ama bu ruhani inkişaflar amaç değil. Yasal ve ahlaklı yaşamak ve soyutuyla somutuyla sonsuz varlığı ve ebedi hayatı bilmek (Kur'an'ın üç şartı) yani bilge olmak velayet için yeterlidir ve asıl olan budur. Onun için alimler istikametli yaşamak, kerametten üstündür, demişler. İstikametin içine ilmi donanım ve yasal yaşamak da girer.
Ki bu maddi asırda asıl olan odur. (Kastamonu Lahikası)
Evet asıl olan tahkiki iman ve istikamet ise de Halkın velayetten anladığı birinci ruhani manadır.
Bugün siz dostlarıma Ana Dosyanın sonsuzluğunu ve O'na yakınlaşmanın, O'na entegre olmanın yol ve yönteminden 12 adımı gösterecek iki yazıyı gönderiyorum.
Arınma meselesi ise çok uzun sürer. Hem şekle önem vermeyen ve ilmi esas alan ve sonsuzluğu dile getiren muhakkik mürşidler, fazlasıyla kitaplarında izahat vermişler ve bil-fiil olarak milyonlarca insanı o hayvani dürtülerden kurtarmışlar, onları arındırmışlar.
Bu iki yazıdan kısa olanını geçen hafta WhatsApp'ta yayınlamıştım. Arkadaşlar bir daha okuyabilirler. Çünkü tefekkür idman ister.
Rahmet Hakikati Hakkında Üç Nükte
Önce başta rahmet kelimesinin etimolojik ve kavramsal manası olmak üzere; rahmet hakikati ile ilişkili olan vicdan, salâvat, selam, şefaat kelimelerini ve ‘Allah rahmet etsin’ duasının asıl manasını kısaca yazacağız. Sonra rahmetin en güzel ifadesi olan Bismillahirrahmanirrahim’in kısa bir tefsirini vereceğiz. Daha sonra Kur’an ayetleri ışığında bu rahmet hakikatini incelemeye çalışacağız. Her konuda olduğu gibi bu rahmet hakikatinin izahında da Kur’anın mucize olduğu görülecektir. Şöyle ki:
a) Rahmet kelimesi yumuşaklık özellikle kalb yumuşaklığı demektir. Allah için maddi bir kalb düşünülemeyeceği için; bu kavramın Allah hakkında kullanılmasının mecaz olduğu anlaşılır.
Varlığı Tanımak ve Yaradılışı Anlamak
Allah ve Allah’ın isimleri ile ilgili, insanlar adedince kitaplar, makaleler, dersler ve yaşanmış vakalar var. Yalnız bu kardeşinizin dahi 10-15 çalışması var. Biz şimdi o sonsuz okyanusa giremeyiz. Sadece sözlük tarzında bir kısım notlar tutacağız. Ki bu sahada boğulanlara bir nefes olsun. Ve Kur’anın, yanlışın tashihinde dahi mucize olduğu görünsün.
İnsanlar ilk dönemlerde çocuksu bir anlayışa sahip olduklarından her şeyi canlı ve tapınmaya layık görüyorlardı. Özellikle kelimelerin başına tanrı manasına gelen The ve El takılarını koyuyorlardı. Ve sığır gibi çok faydalı canlıları putlar (tapılmaya layık şeyler) olarak kabul ediyorlardı. Fakat bu durum, başta ibadet etme ve düşman şeylere karşı dayanma duygusu olmak üzere insanın derin duygularına ve sonsuz ebedilik isteklerine ters geliyordu. İnsanın putlara dayanması, eksik ve yanlış ibadeti, dengesizliğe (zulme) sebep oluyordu.
Zülkarneyn ve Nişanyan
Sevan Nişanyan sürekli olarak İslam Dininin temel kaynağı olan Kur’ana saldırıyor. Bunu aydınlanmak için yaptığını söylüyorsa da; yazılarında her zaman ve açıkça bütün inananlara, özellikle Müslümanlara hakaret ederek Kur’anın hurafe ve çalıntı olduğunu iddia ediyor. En son saldırısını da Zülkarneyn kıssası üzerinden yapıyor. İşte iddiaları:
1) Kehf suresinde geçen Zülkarneyn kıssası, bir Süryani menkıbeden uyarlanmadır. Bu sure, bütün tefsirlerde bildirildiği gibi 622’den önce Mekke’de değil de, Medine döneminde yazılmıştır. Çünkü bu kıssa, 629’da bir Süryani tarafından yazılmıştır.
2) Bu Süryani metin, o günün siyasi olaylarına atfen yazılmış uydurma bir efsanedir. Bu
efsane yazıldıktan sonra iki ay içinde Medine’ye ulaştırılmıştır.
3) Muhammed, bu kıssadaki Hıristiyan unsurları atmıştır; kendi anlayışına mal etmiştir.
4) Nöldeke, Reinink ve K. Van Blad gibi oryantalistler, bu Süryani İskender kıssasının
Kur’andaki anlatımın kaynağı olduğuna işaret etmişlerdir, diyor.
5) Zülkarneyn, zikr, yecüc-mecüc ve sed gibi Kur’anda geçen kavramlar, aslında tarihî
rivayetlerin tekrarıdır; Kur’an vahiy değildir; Allah yoktur.. Dinler ve dindarlar bunları
uydurmuşlardır, diyor.




